Suriye’de ABD ve Türkiye’den Yeni Hamle – Cenk Ağcabay

Share on Facebook15Tweet about this on Twitter

Financial Times gazetesinde yer alan Geoff  Dyer imzalı habere göre, (Obama authorises air strikes in Syria, August 3) Obama yönetimi, ABD’nin eğittiği ve donattığı “muhalifler”e Esad güçleri tarafından düzenlenebilecek olası bir saldırı karşısında, “muhalifler”e hava koruması sağlama yönünde yeni bir karar aldı. Dyer haberinde, bu kararın ABD’nin Suriye’deki çatışmaya daha derinden katılma potansiyelini arttırdığını belirtiyor.

Haberde, Obama yönetiminin bu kararının, ABD’nin eğitip donattığı “ılımlı muhalifler”e Nusra Cephesi tarafından düzenlenen saldırıların ardından geldiği vurgulanıyor. Dyer, yeni kararın, Suriye’de IŞİD’le savaş konusunda Türkiye ile birlikte çalışma yönündeki yeni adımlar ve bu çerçevede Türkiye’deki üslerin ABD kullanımına açılması, Suriye’de IŞİD’den arındırılmış bir “alan”ın oluşturulması ile bağlantısına dikkat çekiyor.

Dyer haberinde, ABD yetkililerinin, hava korumasının IŞİD’e karşı savaşta kullanılması konusunda ısrar ettiklerini belirtiyor. ABD yetkilileri, Suriye’de bugüne kadar ki hava operasyonlarında Suriye yönetim güçleriyle herhangi bir çatışma yaşanmadığını belirtiyorlar. Kendilerinin IŞİD’i hedeflediklerini ve Suriye yönetimine bağlı güçlerin şimdiye kadar bu mesajı aldığını ifade ediyorlar.

ABD yetkilileri bu iddialarda bulunurken, ABD’nin yeni kararına ilk tepki Rusya’dan geldi. Kremlin sözcüsü Dmitriy Peskov, “ABD’nin Suriye ordusunun mevzilerini vurma planlarının, ülkedeki istikrarsızlığın artmasına sebebiyet vereceğinden eminiz.” dedi. Peskov, “Suriye’de IŞİD terör örgütünün istifade edebileceği bir durum ortaya çıkabilir. Zira ABD’nin müdahalesi sonucu zayıflayacak ülke yönetimi, IŞİD’e karşı mücadeledeki potansiyelini kaybeder.” sözleriyle Rusya’nın yaklaşımını ortaya koydu.

ABD’nin Suriye’de sahnelediği tiyatronun aktörlerinden Nusra Cephesi, ABD’nin eğitip donattığı “muhalifler”e saldırıyor; ancak, “muhalifler”in Nusra Cephesi ile sahip oldukları yakın ilişkiler herkes tarafından gayet iyi biliniyor. Nusra Cephesi’nin bu eyleminden dolayı ABD yönetimi Suriye yönetim güçlerinin vurulabileceği yönünde bir karar çıkarıyor. Herhangi bir hava gücü bulunmayan IŞİD’e karşı savaşta “ılımlı muhalifler”e yardım için hava koruması sağlanması gündeme geliyor.

23 Haziran tarihli Financial Times’ta Erika Solomon imzasıyla yayınlanan geniş haber, (Syria: A fight for credibility) Ürdün’de bulunan ABD merkezli Operasyon Odası tarafından Suriye yönetimini devirme amacıyla organize edilen, yönlendirilen, eğitilip donatılan Güney Cephesi adlı “ılımlı muhalif” ABD paralı askerleri ile yapılan röportajlar, ABD’li yetkililer ve strateji uzmanlarının görüşlerini içeriyordu.

Güney Cephesi bileşeni 18. Tugay komutanı Muhammed Dihni, röportajda, kendilerine yakın ve dost hissettikleri Nusra Cephesi ile daha yakın ve sıcak ilişkiler geliştirilmesini talep ediyor, Nusra Cephesi üyelerinin kendi insanları olduğunu vurguluyordu.

ABD’nin sahnelediği Suriye tiyatrosunun özel sahnelerinden birisi, 12 Kasım 2013 tarihli New York Times’ta Ben Hubbard’ın Kuveyt’ten yazdığı bir haber-analizde (Private Donors’ Funds Add Wild Card to War in Syria) gözle önüne serilmişti. Hubbard’ın, Körfez Şeyhlerinin Suriye’deki savaşa Petro-dolarlarla sağladıkları katkıları ele alan haber-analizinde, Körfez Şeyhlerinin Suriye’deki Cihat için düzenledikleri aleni yardım kampanyaları ayrıntılı bir biçimde anlatılıyordu.

Kuveyt Parlamentosu üyelerinin kampanyalarda toplanan milyonlarca doları Suriye’ye kendi elleriyle nasıl götürdükleri ayrıntılarıyla betimleniyor, Kuveyt’te “Paranızı Suriye’deki cihat için yatırın” sloganıyla düzenlenen kampanyaların birinde kişi başına 2500 dolardan toplam 12000 cihatçı için toplanan yardımların Suriye’deki gruplara nasıl ulaştırıldığı, kampanyayı düzenleyen Kuveytli iş adamları tarafından gazetecilere tüm detaylarıyla anlatılıyordu.

Hubbard’a konuşan Şeyh Şafi el Azmi, paraları Nusra Cephesi için topladıklarını, çünkü Nusra Cephesi’nin Aleviler’e dönük güçlü saldırılar yaptığını söylüyor, “bunu yapmak zorundayız, çünkü o gün geldiğinde Allah o zaman ne yaptın diye soracak ve bizim bir cevabımızın olması lazım” diyordu.

ABD’nin Ortadoğu’daki asli ittifakları Türkiye, Körfez Krallıkları ve İsrail’in gerici-mezhepçi çetelerle derin ve güçlü ilişkileri artık hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak düzeyde açık ve ortada. Kendi İttifak güçleri tarafından kendisinin yönlendirmesiyle Şİİ Hilali’ni yıkmak üzere seferber edilen bu mezhepçi-gerici çeteleri bir “tehdit unsuru” olarak kullanıp, Irak ve Suriye’de askeri varlığını meşrulaştırmak, Ortadoğu’ya daha güçlü bir askeri dönüş yapmak da ancak ABD’nin sahip olduğu emperyalist güç kapasitesinin üretebileceği bir sonuçtu. ABD’nin Suriye tiyatrosunda, cihatçı çeteleri besleyip büyüten güçler “IŞİD karşıtı koalisyon”un asli öğeleri olarak yer alırken, bir yandan da ABD’nin koruyucu pelerini altında “ılımlı” olarak nitelenen yeni cihatçı çeteleri eğitip donatıp Suriye’de sahaya sürmeye devam etmişlerdi.

“IŞİD tehdidi”ni ABD için son derece kullanışlı bir araç haline getiren unsur, IŞİD’in uyguladığı şiddetin ve vahşet görüntülerinin güçlü kampanyalarla emperyalist güdümlü medya grupları tarafından dünyaya servis edilmesiydi. IŞİD mensupları tarafından tutsak gazeteci ve yardım görevlilerine uygulanan şiddet, kafa kesmeler dünya çapında yayılan medya operasyonlarının esaslı unsurlarıydı. Aynı dönemde, Suudi Arabistan’da devam etmekte olan süreklileşmiş devlet eliyle rutin kafa kesmeler batı kamuoyunda herhangi bir medya kampanyasının konusu olmadığı gibi, tersine Suudi Arabistan askeri ve politik olarak ABD ve diğer Batılı emperyalistler tarafından desteklenmeye devam etti.

Ortadoğu’daki büyük kapışmanın gereği olarak, Suudi Arabistan’ın Yemen’e yönelik askeri müdahalesi de ABD ve diğer Batılı emperyalistler tarafından askeri ve politik olarak desteklendi. Suudi Arabistan’ın Yemen’e dönük vahşi saldırıları sadece büyük insani kayıpların yaşanmasına yol açmıyor; aynı zamanda Yemen El Kaidesi’nin önünü açıyor, nesnel olarak Yemen El Kaidesi’ne destek oluyor. Yemen’e dönük Suudi askeri müdahalesi şu ana dek, Yemen El Kaidesi’nin ülkede alanını genişletmesi sonucunu doğurdu. Tıpkı Libya’da olduğu gibi…

Türkiye’nin keskin bir dönüşle IŞİD karşıtı koalisyona katılma kararı almasının, Türkiye’deki askeri üslerin ABD savaş uçakları ve personeline açılmasının ve Suriye içinde “muhalifler”e koruma sağlayacak bir güvenli bölgenin inşasının Türkiye ABD mutabakatının ana öğeleri olduğu bildirilmişti.

ABD yönetiminin yeni kararı, bu mutabakatta ortaya konulan ögelerle uyumlu bir adım, hedeflenenleri bütünleyici bir anlama sahip. Bu gelişmeler, Ortadoğu’da meşruiyet zeminini genişleten ABD’nin bölgede çok daha güçlü bir askeri konuşlanma olanağı bulduğunu ortaya koyuyor. Irak’ta inşa edilen yeni ABD askeri üs şebekesinden sonra, Türkiye’deki askeri üslerden maksimum düzeyde yararlanma olanağını da yakalaması, ABD’nin bölgedeki askeri varlığını genişletmesi ve güçlendirmesi açısından önemli kazanımlar.

ABD’nin bu kazanımları, esas olarak, haritaların yeniden çizileceği Ortadoğu’da askeri varlığın büyük önem kazanması çerçevesinde anlam buluyor. Üzerinde çokça durulan, “buharlaşan” Sykes Picot düzeni ve haritası da bölgede o dönem büyük askeri varlığa sahip olan ve bu varlığı kullanan emperyalist güçler tarafından oluşturulmuştu. Eskinin buharlaşmasının anlamı, yeniyi de ancak, büyük ölçekli askeri ve politik kapasiteye sahip olan ve bu kapasiteyi kullanabilenlerin oluşturacağıdır.

Türk devletinin son anda hızla oyuna girmesi ve ilk hamlesinin Kürtlere karşı savaş olması da bu çerçeve içinde anlam kazanıyor. Oyun dışı kaldığında haritaların yeniden çizim sürecinin de dışında kalacağını gören AKP ve Tayyip Erdoğan merkezli Türk devleti bu hamleyi geliştirdi. Kuşkusuz ki, Türkiye’nin iç siyasal süreci de AKP’nin bu adımı atmasına yol açan önemli gelişmelere sahne olmuştu; ancak bölgesel süreçte gelinen nokta, bu adımın hızla atılmasını gerektirdi. Artık politikada iç ve dış ayrımının giderek silikleştiği bir evreden geçiliyor.

Afganistan ve Irak deneyimlerinin ardından, ABD’nin sahadaki savaşta kendi askerlerini kullanmaktan kaçınması, askeri gücünü hava kuvvetleri kullanımı, istihbarat sağlama ve sahadaki güçlere komuta etme ile sınırlandırması; son gelişmelerin altında yatan önemli bir faktör, Tayyip Erdoğan ile varılan mutabakatın dile getirilmeyen esas unsurudur. Tayyip Erdoğan, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Suriye’de olası bir çatışmada kullanılması anlamına gelen bu hamleyle kendi politik çöküşünü engelleme yönünde kazanımlar elde etmeyi umarken, Türk devleti Ortadoğu’da yaşanacak olası harita değişikliği süreçlerinde aktif bir aktör olarak sahada bulunmak istiyor. Bu nokta onları daha da derinden bütünleştiriyor.

Tayyip Erdoğan’ın bu hamlesiyle Türkiye’nin IŞİD karşıtı koalisyona katılması ve IŞİD’e karşı “savaşmaya başlama”sı, en fazla ABD ve bölgedeki temel ittifaklarının IŞİD’e karşı yürüttükleri savaş kadar sahici ve sonuç alıcıdır. ABD’nin Suriye tiyatrosu böylesi gülünç sahnelerle bezelidir; ancak bu gülünç sahnelerin bölgede yarattığı korkunç yıkım ne yazık ki çok büyük bir trajedidir ve Kürtlere karşı açılan yeni savaş Suriye’deki çatışmalara doğrudan müdahil olunarak genişlediği takdirde Türkiye yıkımların en büyüğü ile yüz yüze gelecektir.

Suruç’ta Sosyalist gençlere düzenlenen alçakça saldırı, Kürtlere yönelik devlet saldırıları ile yeni bir savaş döneminin açılması; tümünün emperyalist batılı güçler tarafından desteklenmesi, doğrudan Tayyip Erdoğan yönetimindeki Türkiye’nin Ortadoğu savaşında almış olduğu yeni pozisyonla ilişkilidir. Bu bağlamda, bölgeyi bir kan deryasına çevirmiş olan bu gerici savaşlara karşı, Ortadoğu Halklarını eşitlik ve özgürlük ve gönüllü birlik temelinde yan yana getirecek bir Anti-emperyalist Barış Cephesinin oluşumu ve siyasi-askeri süreçlere ağırlığını koyabilmesi yegane devrimci çıkış yolu olarak giderek daha da fazla aciliyet kazanmaktadır.

Share on Facebook15Tweet about this on Twitter

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir