Suyun başını tutma yarışı – Samet HAYTACI

Osmanlı Devleti’nin son döneminde Batı ile geliştirilen ilişkileri ve değişen dünyadaki konumu yeniden gözden geçirilerek atılan adımlar; bütünüyle devletin devamlılığına odaklanan, halkı sembolik kazanımlar dışında es geçen düzenlemelerdi.

Cumhuriyet rejimi ise kahramanca kurtuluş savaşı veren halkın kısmen dahil olabildiği, ancak kendi zenginliğini katamadığı reform süreçleriyle kuruldu. Çok geçmeden Batı burjuvazisi ile entegre halde bulunan, Osmanlı’nın içinden çıkıp gelen tarihsel devlet kliği rejimin merkezini yeniden şekillendirince halkın var olan sınırlı katılımı da baltalandı.

Sonraki on yıllarda dünyada esen özgürleştirici sol rüzgârın Türkiye topraklarında da kayaları yerinden oynatması üzerine 1971 ve 1980 askeri darbeleri devreye sokularak halkın çıkış arayışı sertçe ezildi.

Düzen partisi

12 Eylül darbesiyle bir çırpıda tüm güç merkezileştirildi. Halkın bir daha hiç özneleşmemesi için çok katı bürokratik tedbirler alındı, halka dönük ideolojik saldırılar artırıldı. Akabinde başta SSCB’nin yıkılışı olmak üzere yaşanan gelişmeler bu çarpık yapının iyice kökleşmesi için imkân sağladı.

Bu ülkede siyaset tarih boyunca halksız, halka rağmen veyahut doğrudan halka karşı işletilen bir mekanizma olageldi. Düzen partisi dediğimiz kavram tam da bu siyaset zemininde doğdu.

Düzen partisi, temsilcisi olduğu burjuva güçler adına düzenin güç merkezini ele geçirmeyi hedefler. Bu süreçte hem arkasına aldığı kitleyi düzen içinde tutar, hem de düzenin işleyiş yasalarını yeniden üretip pekiştirerek rejimin bekasına endekslemiş olduğu kendi varlığını garanti altına almış olur.

Bu perspektiften günümüze baktığımızda CHP ve AKP’nin iki karşıt ideolojik kampın temsilcileri değil, kritik noktalarında uzlaşı halinde oldukları rejimin güç merkezini ele geçirmek üzere birbiriyle yarış halinde olan iki alternatif düzen partisi olduklarını görürüz.

CHP’nin yönelimi

Yakın geçmişteki 15 Temmuz ve güncelliğini koruyan Afrin gibi ekstra sürtünme yaratmanın devletin bekası açısından riskli sayılacağı gündemlerde CHP’nin takındığı hükümeti destekleyici tavrını gördük. Öte yandan yolsuzluk dosyaları gibi meseleyi daha çok bireysel suçlara indirgeyen başlıklarda ise halkı doğrudan en yakın düzen içi alternatife yönlendirme hedefiyle nasıl şahinleştiği de ortada.

Aynı CHP, yakın dönem siyasi tarihimizin en önemli kırılma anlarından olan 15 Temmuz gününü “kontrollü darbe” gibi oldukça net bir ifade ile tanımlayarak iktidarı hedef gösterdi. Ancak bu tespitin üzerine güçlü bir muhalefet kampanyası örmeyi ve meseleyi deşmeyi hiç denemedi. Burada bir tuhaflık yok mu?

İlk bakışta anlam verilemeyen bu tavır; 15 Temmuz sonrası hükümet hamlelerinin, gücün merkezileşmesi ve halkın siyasetteki etki alanının daraltılması kapsamında gerçekleştirildiği göz önünde bulundurularak okunduğunda daha anlamlı bir yere oturuyor.

Merkez yeniden şekilleniyor

CHP, sadece bir seçim zaferiyle ele geçirebileceği, tek merkezde toplanmış ve toplumun tamamını asimetrik politikalarla yönetebilme yetkisini sahibine veren o gücün peşinde. Bu isteği CHP’ye; şu anda rakibinin elinde duran o sihirli güce bir kol mesafesinden daha uzak olmamayı dayatıyor.

Bu nedenle; Erdoğan Rejimi diyor olsak da aslında ülkücülerden İslamcılara oradan aydınlıkçılara uzanan geniş bir koalisyon olan iktidara karşı CHP; günün makul muhalefeti olmaktan öteye gidemiyor.

Erdoğan, Atatürk açılımıyla rejimin etki alanını Kemalistlere doğru esnetirken; CHP, sağ ve din eksenli söylemler ile yerli ve milli rejimin merkezine eklemlenmeye çalışıyor. Erdoğan rejimi ihtiyaç halinde mevcut kültür savaşı üzerinden doğurabileceği iç savaş seçeneğini de ajandasında tutuyor.

CHP’nin merkezden kopmama refleksiyle yaptığı her hamle; faşizm ve gericilikle yoğrulan rejimi biraz daha meşrulaştırmış ve 15 Temmuz’dan sonra ülkenin geldiği yeri normalleştirmiş oluyor.

CHP’deki hareketlilik

CHP genel kurula doğru giderken öne çıkan isimler arasında; tüm bu olan biteni tersine çevirmeye niyetlenmiş, tarihte hiç var olamamış Türkiye demokrasisini  tesis etme hedefiyle hareket eden bir adayın belirdiğini söylemek zor. Daha çok parti içindeki çıkar gruplarının hegemonya mücadelesini izliyoruz.

Selin Sayek Böke ve İlhan Cihaner’in “sol”a çağrıları ise, rejim baskısı altında soluksuz kalan halk güçlerinin çıkış arayışını gördükleri ve hazır HDP’nin de hareket alanı kısıtlanmışken buradaki boşluğa bir hamle yaptıklarını düşündürüyor. İnisiyatif kazansalar bile diğer adayların sol varyantı olmaktan öteye gidebilmeleri zor.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir