Thomas Bernhard’da mekân ve zaman – Özgür UMUT

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

“Thomas Bernhard, ikinci dünya savaşı öncesi doğmuş, ikinci dünya savaşı sonrası da yazmış, Avusturyalı bir yazar” cümlesi; sanırım Bernhard üzerine bir yazı yazarken yapılabilecek en isabetli giriş. Bernhard alışılagelmiş edebiyat icrasının pek uzağında bir yazar; hatta Enis Batur’un deyimiyle “konfeksiyon tipi okuyucuyu terleteceği açık” birisi.

Erken döneminde yayımladığı bir şiir kitabının dışında yalnızca düzyazı biçiminde yazan Bernhard romanlarında, yeri geldiğinde kalıp halinde tek bir uzun bilinç akışı, yeri geldiğinde bir karakterin kitap başından sonuna dek süren monoloğu vücut bulabiliyor. Otobiyografik olmayan, ancak baş-anlatıcısının Bernhard’a şaşırtıcı derecede benzemesi nedeniyle otobiyografik olduğu sanısına sık düşülen romanları, öyküleri ve anlatılarının ana temasının “öfke/nefret” olduğu uzun zamandır söylenegelir.

Nefret sevgisi

Bernhard’ın karakterleri, dünyaya karşı bir hoşnutsuzluğa sahiptirler, öyle ki neredeyse herkes ve her şey bu hoşnutsuzluktan nasibini alır. Zaman zaman Viyana belediyesi, Avusturya devleti, Katolik kilisesi bu hoşnutsuzluğun nesnesiyken zaman zaman öğretmenler, Burg tiyatrosu ve hatta “doğa yürüyüşleri” hedef tahtası haline gelir. Bir sistematiğe sahip olmadığı düşünülen bu öfke/nefret, bu takıntılar, bu saplantılar Orhan Pamuk’un bir yazısında1 bahsettiği üzere Bernhard’ın dünyasında başköşeyi tutmuştur. Ancak Bernhard’ın bu öfke/nefreti, son tahlilde doğrultulduğu hedefi olumlayan bir yan da taşır.

Bernhard, Kurt Hofmann ile 1981-1988 arası yaptığı röportajlardan birinde “Benim gibi yaşamayı seviyorsanız, o zaman her şeye karşı bir çeşit nefret sevgisi duyarak yaşamak zorundasınız” der2. Ebedi olmayana tutunmanın yolu olan bu öfke/nefret, yaşayabilmenin bir koşuludur. Bernhard şöyle devam eder: “İnsan severek yaşıyorsa ölmek istemez”. Yani bu öfke/nefret, aslında klasik Bernhard eleştirilerinin konu ettiği gibi nesnesi ile öznenin arasına giren bir duvar değil, o öfke/nefret nesnesini varoluşun bir unsuru biçiminde kabullenebilmesinin aracıdır.

Bernhard karakterlerinin dönüp dolaşıp nefret ettiği kahvelere gitmesi, tiksindiği ödül törenlerine katılması, sövüp saydığı operalara gitmesi de bu sebeptendir. Eski Ustalar3 boyunca Reger’in kesintisiz biçimde süren, aşağı yukarı tüm insanlara olan öfke/nefreti, “İnsanlardan nefret ederiz ve gene de onlarla birlikte olmak isteriz” cümlesiyle bir itirafa dönüşür. Mekânsal oluş

Bernhard’ın eserlerinde karakterlerin “nerede olduğu” onların kimliğinin en önemli parçalarından biridir, başka bir deyişle “uzamda işgal ettikleri yer” ile “kim oldukları” doğrudan doğruya bağlantılıdır. Sözgelimi Viyana’da veya Salzburg’da olmak, karakterler için bambaşka insanlar olmak anlamına gelir. Karakter Viyana’da olduğu kişiyi Salzburg’da olamayacaktır. Çünkü Bernhard için oluş; bulunduğun mekân/çevre/yer’den bağımsız değil, aksine ona zorunludur. “Salzkammergut, ruhunu ve bedenini insafsızca ezip duruyordu sadece”4. Burada, karakterin ruhunun ve bedeninin ezilmesi karakterin kendisinden bağımsızlaşıp, Salzkammergut’un, karakteri zorunda bıraktığı bir oluş biçimine dönüşüyor.

Yine Eski Ustalar’da Reger, “Bordone Salonu bankında düşünmem gerektiği gibi düşünüyorum, yani düşünmek için Bordone Salonu bankında oturuyorum” der ve gerçekten de Bordone Salonu’nu terk edip Ambassador’a gittiği an (Bu onun otuz seneden uzun süre günaşırı aktivitesidir) Bordone Salonu’ndaki Reger olmaz; Ambassador’daki Reger olur.

“Ambassador’da herkesin düşündüğü gibi düşünüyorum, gündelik şeyleri ve gündelik gerekeni, ama Bordone Salonu bankına gittiğimde daha sıra dışı ve olağanüstü olan (…) çünkü Ambassador’da bunun için gereken tüm koşullar eksik.” Karakterin kim olduğu, içerisinde bulunduğu mekâna zorunludur. Karakter Sacher barında keyiflenmeye, “edebiyatçı kahvesinde” huzursuzlanmaya, Bräunerhof kafesinde rahatsız olmaya mahkumdur5. Aynı şekilde karakter, Graz’a gittiğinde onu en acı depresyondan başka bir şey beklemiyor olacak6; Ungenach ise her zaman katlanılamaz olacaktır7.

Tesseract’e dönüşen zaman

Bernhard’ın eserlerinde en olağandışı kullanılan öge zamandır. Geleneksel romanın, hatta içerisinde yaşadığımız üç boyutlu uzayın zamanı sürekli, kontrol edilemez bir akış içerisindedir; olaylar kronolojik olarak gerçekleşir. Bernhard romanları (öyküleri ve anlatıları da) kronolojik bir akışa sahip değildir. Zaman da tıpkı oluş gibi, mekansal bir hal alır. Bernhard’da zaman, dört boyutlu bir uzaydaymışçasına “tesseract”e dönüşür ve Bernhard okuru bu tesseract’te ileri geri sürükler.

Bütün romanları, “şimdiki zaman”, “geçmiş” ve “gelecek” arasında okura mekik dokutur. Ayrıca, zamanın mekânsalılığı yalnızca bu anlamda değil, en maddi biçimiyle de kendini gösterir. Zaman, karakterlerin bulunduğu mekânlar üzerinde hareket eder. Thomas Bernhard’ın röportajlarında da fark edilebilecek bir özelliği olarak, Bernhard zamanı anlatırken asla zaman kullanmaz. Örneğin, karakterlerin Leopoldskron’da8 geçirdikleri zamanın tarihi verilmez, yalnızca Leopoldskron’da olmaları gerçeği vardır ve tarih de Leopoldskron’da oldukları zamandır.

Oluş, zaman ve mekân

Bernhard’ın karakterleri, bu yüzden sürekli bir yerdedirler, Wertheimer’in Traich’da olduğu okura bildirilmek zorundadır, çünkü karakterin varlığının meşruiyeti o karakterin oluşuna, içerisinde yaşadığı zamana ve dolayısıyla bulunduğu mekâna/yere bağlıdır. Bernhard, karakterlerini sürekli kentler, kasabalar, köylerin; hastaneler, kafeler, müze salonlarının adları altında anmak zorundadır. Çünkü oluşları da, akışları da bunlara bağlıdır.

Özellikle de kendini “bir kent insanı” olarak adlandıran yazarın tüm eserlerinde Avusturya kentleri elzem rol oynar. Bu zaman ve mekân diyalektiğinde aslında konvansiyonel anlamıyla bir olay örgüsü yoktur. Orhan Pamuk, olay örgüsünü aslında “eliptik” hareketler aracılığıyla izlediğimizi söyler9.

Çizdiği Avusturya tablosu Avusturya’da pek hoş karşılanmadıysa da (hakkında davalar açıldı, oyunları tiyatro salonlarında protesto edildi) Bernhard’ın bir “Avusturya yazarı” olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bugün hala Alman dilinin en büyük yazarlarından biri olduğu kabul edilir…

1- Orhan Pamuk – Thomas Bernhard’ın Roman Dünyası Üzerine

2- Kurt Hofmann, Thomas Bernhard’la Konuşmalar, YKY, 2000[2012]

3- Thomas Bernhard, Eski Ustalar, YKY, 2002[2015]

4- Thomas Bernhard, Wittgenstein’ın Yeğeni, Metis, 1989[2015]

5- Thomas Bernhard, a.g.e.

6- Thomas Bernhard, Concrete, Quartet Books, 1989

7- Thomas Bernhard, Ungenach, YKY, 2014

8- Thomas Bernhard, Bitik Adam, YKY, 2000[2014]

9- Orhan Pamuk – Thomas Bernhard’ın Roman Dünyası Üzerine

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir