Trump’ın seçimi ABD-AB arasındaki emperyalist çelişkileri derinleştiriyor – Alp Kayserilioğlu

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

AB Trump şokunu fırsat olarak görüyor

 

Trump’ın ABD’nin yeni başkanı olarak seçilmesinden sonra, AB’nin lider ülkelerinin yönetecilerinden tepkiler gelmeye başladı. Ama, siz sakın ola ki bu kişilerin yüksek ahlaki ve hümanist söylemlerine hiç aldırmayın: Yok efendim Trump Müslüman ve göçmen karşıtıymış, bu da insan haklarıyla bağdaşlaşmazmış!

Açık konuşalım, yalan söyleyerek dolap çevirmek istiyorlar.

AB’nin etrafını maddi ve hukuki sınırlarla çevirerek kendisini göçmenler için resmen bir kaleye dönüştürmesi yüzünden, sadece 2016 yılında 5.000 göçmen Akdeniz’in dalgalarında boğularak öldü. Bütün Avrupa’da sınırlar kapatılıyor, her yerde aşırı ırkçı ve yabancı düşmanı ve özellikle Müslüman düşmanı partiler üstelik burjuvazinin kabülüyle iktidara doğru yürüyorlar.

İnsan hakları üzerinden yapılan laf yarışına gelince; bu hoş sözler, artık oldukça alışık olduğumuz gibi, emperyalist güçlerin kendi insanlık dışı çıkarları için halklarından rıza üretebilme-onay alabilme amacıyla kullandıkları bir araç olmaktan öte bir ağırlık taşımıyorlar.

Trump’ın ABD başkanı seçilmesinin AB’ye yansımalarını, yüzeydeki çeşitli ideolojik-siyasi gürültüleri bir kenara koyarak üç başlık altında tanımlayabiliriz: a) Emperyalist rekabetin sertleşmesi, b) askerileşme ajandasını pompalamak için fırsat ve c) AB’nin iç çelişkilerini açan bir etkin faktör olarak.

ABD’nin sanayisizleşme süreci

Bilindiği gibi, ABD bir kaç on yıldır özel bir sanayisizleşme sürecinin içinde bulunuyor.

ABD odaklı tekelci sermaye grupları, ya yüksek teknolojiye geçiyor ya da üretimlerini ülke dışına taşıyorlar. Sonuç olarak, ABD’nin sanayi altyapısının büyük bir bölümü çürüyüp gidiyor ve üretim ve tüketim gittikçe daha fazla ithalata bağlanıyor. Dolayısıyla, ABD’nin hemen bütün Dünya’ya karşı cari işlem açığı oluştu, sürekli de büyüyor.

Trump ise, bu sanayisizleşmeyi az kalsın “vatan hainliği” ilan edecek noktaya gelip, ABD’yi derhal ve yeniden sanayileştireceğini, Dünya’nın geri kalanının ABD’nin sırtından zengin olmasını sonlandıracağını duyurmuştu.

Aslında, ABD’nin cari işlem açığını etkin kılan ithalatın büyük bir kısmı, ürünlerini yurt dışında üretip de ABD’ye ithalat yapan Amerikan şirketleri tarafından yapılıyor. Ancak, işin içinde başkaları da var: Mesela, Alman sermayesi.

Alman emperyalizminin iktisadi yükselişi

Bilindiği gibi, Almanya özellikle son 20-30 sene içinde yüksek teknoloji ve özellikle üretim araçları üretiminde uzmanlaştı ve hemen hemen bütün dünyaya karşı cari işlem fazlasına sahip oldu. İktisadi yükselişinin itmesiyle, Almanya dünya arenasında gittikçe daha önemli bir oyuncu olsa da, askeri kapasitelerinin yetersizliği küresel güç dengelerinde nitel bir sıçrama yapmasını engelliyor.

İşte, Almanya’nın söz konusu yükselen nispi ve mutlak nicelikte cari işlem fazlasının en fazla olduğu ülkelerden birisi de ABD.

Trump’ın ithalat vergisi planı

2010 ile 2015 arasında Almanya’dan ABD’ye yapılan ihracat, Almanya’nın toplam ihracatının %9,5’ine yükseldi. ABD, Almanya’nın ihracatında en üst sırada bulunuyor. Sadece 2010-15 arasında, bu ihracat yüzünden oluşan cari işlem fazlasıyla, ABD’den Almanya’ya 225 milyar $ aktı.

Trump ise, Meksika’ya %40 civarı, diğer ülkelere de henüz net olmayan bir seviyede ithalat vergisini arttırma planıyla, aynı zamanda Almanya’yı da hedef almış oluyor. Elbette özgür ticaretten en çok yararlanan ülkelerden birisi ABD olmakla beraber, Sovyetler Birliğinin sona ermesinden ve Irak işgalinden beri ABD artık mutlak emperyalist hegemon güç olarak konumlanamıyor ve Dünya çok kutuplulaşmaya doğru evriliyor.

Trump tarafından ilan edilen özgür ticaret anlaşmalarına karşı hamlelerin hepsinin özünde, emperyalist rekabette ABD’nin konumunu herkese karşı ve o arada eski müttefikler nezdinde de saldırganlaşan bir biçimde koruma isteği yatıyor.

Derinleşen ABD-AB çelişkisi

 

 

Trump ve danışmanları tarafından bu bağlamda özellikle AB hedef gösteriliyor.

Trump’ın kendisi açık seçik olarak AB’yi Almanya’nın bir aracı olarak tanımlarken, iktisat baş danışmanı Peter Navarro, Avro’nun “aşırı bir şekilde değersizleştirildiğini” vurguluyor ve böylesine AB’yi kendi ihracatlarını yükseltmek için kur manipülasyonu yapmakla suçluyordu.

Trump’ın seçimine AB’den gelen ilk ve henüz temkinli tepkilerde bile alt metni net okuyabiliyorduk. AB’nin içindeki lider emperyalist güçlerin önemli siyasi kişiliklerinin hepsi, Trump’ın seçimini hem bir tehdit hem de AB’nin bağımsız bir güç odağına dönüşmesinin hızlanması için fırsat görüyordu.

Alman elitler tepkili

Bir yandan Trump’ın özgür ticaret karşıtı söylemlerine tepki geldi. Bu tepkiler, ABD’nin olası ithalat vergileri özellikle Alman sermayesini çok sert vuracağı için doğal olarak Almanya’dan geliyordu.

Elbette Avrupalı emperyalistlerin oturup bekleyecek zamanları yok: AB Parlamentosu Dışişleri Komitesi Başkanı Elmar Brok, AB’nin GSYİH’in ABD’ninkinden daha büyük olduğunu vurgulayıp daha yüksek bir öz güven için tavır alırken, Avrupalı Hristiyan Demokratların AB Parlamentosundaki fraksiyon başkanı Manfred Weber de, ABD ile olası bir ticaret savaşında Avrupa’nın Meksika, Kanada ve Japonya gibi başka ülkelere yönelmesi gerektiğini vurguladı.

“Biz bir süper gücüz”

Almanya liderliğindeki AB’nin elitleri, sadece iktisat bakış açısından tepki verip alternatif arayışına girmedi. Genel olarak Trump’ın ABD’nin AB ile ittifak yaklaşımını gittikçe terk ederek dolaysızca kendi çıkarlarına odaklanmasını ve özellikle Rusya’ya yanaşmasını, jeopolitik bakış açısından kendi çıkarları için tehlike olarak tanımladı ve ona göre yine telaş-saldırı temelinde tepki verdi.

Mesela Elmar Brok (AB Parlamentosu Dışişleri Komitesi Başkanı) uyardı: Eğer şimdi beraber durmazsak, gözlerimizin önünde ABD ile Rusya arasında yeni bir dünya düzeni oluşur. Ve, ekledi: Korku birleştirebilen bir güç olabilir. Nasıl zamanında Stalin Avrupa’yı birleşmeye zorlayan ilk kişi olmuşsa, Trump ikincisi olabilirmiş.

Askeri ajandanın hızlandırılması

Jeopolitik bakış açısından, Trump’ın seçiminin, AB’nin lider güçleri tarafından daha çok fırsat olarak algılandığını söyleyebiliriz. 2016’da Almanya ve Fransa etrafında konumlanan AB’nin lider emperyalist ülkeleri, Brexit’i fırsat bilerek askerileşme ve daha derin bir şekilde birleşme ajandasını lanse etmişlerdi. Lider, Alman emperyalizmiydi.

Trump’ın seçilmesiyle, zaten oluşmuş olan bu yöndeki eğilimler daha da belirginleşmeye başladı. 15 Kasım’da AB Savunma Bakanları birleşik bir Genel Kurmayı kurmak için ilk adımları atarken, AB Parlamentosu 22 Kasım’da birleşik askeri araştırma bütçe oluşturma konusunda ilk adımlar attı. Ek olarak Almanya ve Fransa, içeriye ve dışarıya doğru birliktelik göstermek için bütün önemli siyaset konuları için iki uluslu timler oluşturdu.

Jeopolitika konusunda AB’nin iç çelişkileri derinleşiyor

 

AB’nin içinde örgütlenen Avrupa’nın lider emperyalist güçleri Trump’ın seçimini iktisadi ve jeopolitik bir tehdit ve aynı anda takip ettikleri “stratejik otonomi” ajandaları konusunda bir fırsat olarak görürken, AB’nin içindeki çatlaklar da derinleşiyor.

En ön planda Birleşik Kraliyet olmakla birlikte, AB’ye birleşik kuru Avro ve birleşik pazar için, yani daha çok dolaysız sermaye birikimi için katılan ülkeler, AB’nin daha derin bir yapıda siyasi ve askeri anlamda birleşmesine karşılar. Yani, AB’nin içindeki Avrupalı lider emperyalist güçlerin jeopolitik/emperyalist ajandalarını desteklemiyorlar.

İngiltere ve Doğu Avrupa muhalefeti

Birleşik Kraliyet dışında, tarihsel nedenler dolayısıyla Alman emperyalizmine karşı kendilerini korumak için AB’ye katılan ve bu nedenle ve aynı zamanda ek olarak Rusya’ya karşı politikalarında sırtlarını Dünya’nın en güçlü askeri güce dayamak istedikleri için NATO’ya ve ABD’ye aşırı önem veren Doğu Avrupa ülkeleri, AB’nin daha derin bir entegrasyona doğru yönelmesine karşı muhalif konumlarını koruyorlar.

Örneklendirelim: Çekya Dışişleri Bakanı Zaorálek, Trump’ın NATO ile ilişkisinde “realizme” inandığını dillendirirken, Polonya Dışişleri Bakanı Waszczykowski de, AB nezdinde askeri kooperasyonun tabii ki derinleştirilebilineceğini, ama bunun asla NATO veya ABD ile rekabet halinde yapılmamasını vurguluyordu.

Macar Dışişleri Bakanı Szijjarto ise, daha açık konuştu ve bazı AB ülkelerinin “histerik açıklamalarını” eleştirdi.

O arada, Birleşik Kraliyet hiç beklemedi ve Trump tarafından karşılanan ilk yabancı devlet lideri İngiliz başbakanı Theresa May oldu. 27 Ocak tarihinde Beyaz Saray’da olan buluşmada, Trump Brexit’i olumlu karşıladı, ikisi beraber Birleşik Kraliyet ve ABD’nin özel ilişkisini vurguladı ve ticaret anlaşmaları konusunda ilk adımları attı.

AB için belirsizlikler dönemi başladı

Genel bir bakış açısından durumu özetlemek gerekirse, Dünyadaki güç dengelerinin değişmesi ve Dünya İktisadi Krizi ile oluşup sürekli daha da sertleşen gerginlik, kriz ve çekişme ortamı, AB’ye yansımaya devam ediyor. ABD-AB arası ilişkilerin güncel durumu ve AB’nin iç gerginlikleri de, saldırganlaşma ve dağılma eğilimlerinin güçlenmesi biçimde sonuçlar üretiyor ve AB’yi bir birinden zıt yönlere doğru çekiyor.

ABD’nin ve Dünyanın Trump düzenini ne kadar kaldırabileceği nasıl henüz belirsizse, AB’nin Trump momentinin ABD-AB ilişkilerinde ve kendi içinde derinleştirdiği gerginliği ne kadar taşıyabileceği de o kadar belirsiz. Bu yıkıcı sürecin devamlılığı ise her halükarda Avrupa halkların aleyhinde gelişeceği aşikar. Aynı süreç elbette devrimci fırsatları da bağrında taşıyor. AB’nin Güney ülkeleri devrimci isyankarlık konusunda ilk adımları attı. Bunu daha sonuç verici bir devamlılığa büründürmek Avrupalı solun görevi.

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir