Üç kriz dinamiği ve kadınlar – Meral ÇINAR

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Mayıs ayından beri Türkiye’de büyük bir hızla değişen güncel politik durumlar, Temmuz ayında zirvelerde gezindi ve bu zirve bizi olağanüstü hal uygulamalarına kadar götürdü.

Bu hızla değişen politik dengelerin arkasında yatan üç kriz dinamiğinden bahsetmek gerekiyor. Birincisi; AKP Hükümetinin iktidarı boyunca anayasal statü kazandırmaya çalıştığı “Siyasal İslam” rejiminin kurulamamasının yarattığı rejim krizi.

İkincisi; dünya kapitalizminin derinleşerek devam eden ekonomik krizi ve bunun Türkiye’de ki yansımaları.

Son olarak darbe girişimiyle birlikte daha çok açığa çıkan, devlet içinde ki güçlerin birbirileriyle kurmaya çalıştığı dengelerin dağıldığı bir devlet krizi.

Türkiye’nin içerisinde bulunduğu durum bu çoklu kriz dinamiklerinin birbirini kışkırtıp beslemesiyle daha da kaotik bir ortama doğru sürükleniyor.

AKP Hükümeti ise, büyük ihtimalle süresini uzatacağı OHAL uygulamasının getirdiği avantajları kullanarak art arda çıkardığı Kanun Hükmünde Kararnamelerle birlikte zayıflayan iktidarını yeniden güçlendirmeye çalışıyor.

Bu süreç kadınları ve kadın hareketini nasıl etkiliyor?

AKP Hükümeti kurmaya çalıştığı Siyasal İslam rejimini anayasal bir statüye kazandıramamış olsa da; iktidarı boyunca, toplumu muhafazakârlaştırma projesini, özellikle kadın bedeni ve emeği üzerinde tahakkümü arttırarak adım adım hayata geçirdi.

Şok etkisiyle öğretme, alıştırma ve kabul ettirme…

Kadının giydiği kıyafete, attığı kahkahaya, kaç çocuk doğuracağına, nerede ne zaman bulunacağına, toplumsal rollerinin devamlılığına dair; medya, meclis, aile, eğitim kurumlarında 14 yıldır gerçekleştirilen muhafazakâr dönüşümü; bir de, bir neslin bu normları kabul ederek büyüdüğünü düşünün.

Bu şok etkileri, aynı zamanda baskıya maruz kalan kadınların içerisinde bir öfkeyi açığa çıkarabileceği gibi, kadınlar üzerinde bir korku ve sindirme aracına da dönüştürülüyor.

Erkekler üzerinde ise, egemenlik güdüsünü güçlendirip meşrulaştırarak ataerkinin devamlılığını garanti altına alır.

Evet, rejim bir anayasal statü kazanamamış olabilir ama yukarıda ki etkileri ile toplumsal alanda kendisine sağlam bir yer edindiği su götürmez bir gerçektir. 14 yıldır özellikle kadın bedeninde somutlaşan tüm bu muhafazakâr politikaların temelinde kurulacak rejimin devamlılığını sağlamak adına, erkek egemenliğinin güçlendirilmesi yatmaktadır.

Devlet ve devleti yönetme biçimlerinin aile yapısını; aile içinde erkeğin kadın ve çocuklar üzerinde kurduğu egemenlik anlayışını temel aldığını biliyoruz. Devlet bir kriz içerisindeyse ve yönetemiyor durumdaysa, orada yardıma hazır ve nazır bekleyen bir Ataerki her zaman vardır.

Dolayısıyla tüm bu gelişmelerin ardı sıra yaşanan devlet krizinin üstüne, Erdoğan/AKP iktidarını yeniden konsolide ederken, erkek egemenliğini güçlendirmeye, erkek egemen politikalarını kalıcılaştırıp toplum nezdinde normalleştirmeye çalışıyor.

Onca gündemin arasında önemsiz gibi görünen “hadım yasasını, doğum kontrol yöntemlerinde ki değişiklikleri” bir gecede Kanun Hükmünde Kararnamelerle meclisten geçirmelerinin bir anlamı olmalı… “Hadım yasasıyla” taciz ve tecavüz olaylarını bir hastalık gibi göstererek erkekliği koruma altına alıyor; doğum kontrol yöntemleriyle kadın bedeni üzerindeki müdahalesini yasallaştırıyor.

Bu durum, içerisinde bulundukları kaotik süreçte erkek egemenliğinin konsolidasyonuna, aslında ne kadar da ihtiyaç duyduklarının bir göstergesi değil midir?

Ücretsiz ve ucuz iş gücü olarak kadınlar

Rejim ve devlet krizini aşabilmek adına; en küçük yapıda, en eski egemenlik kurma biçimlerinin, en gerici unsurlarını canlandırarak ataerkil ilişkileri güçlendirenler, ekonomik kriz içinde aynı çözümün peşinden gidiyorlar.

Ev içerisinde emeğin yeniden üretim sürecinin üretici gücü olarak kadınların, kapitalizme kazandırdığı artı-değer birikimi; toplumsal alanda kadının ikinci cins konumunun getirdiği eşitsizliğin kamusal alanda ucuz iş gücü olarak kullanımı, kapitalizmin devamlılığı açısından büyük önem taşır.

Bu yüzden dünya genelinde yaşanan ekonomik krizle birlikte, birey özgürlüğünün ve kadın bedenine dokunulmazlığın en gelişkin haklarla korunduğu Burjuva Demokratik ülkeler de bile; ataerkinin alttan alta güçlendiğini görmemiz gerekiyor.

Kadının “ikinci sınıf, yardımcı işçi” konumunu güçlendirip, özel alanda ve kamusal alanda ki emek gücünün üzerinde muazzam bir sömürü sistemi kuruluyor…

Bir dönem kadının bedenini ve emeğini daha fazla sömürebilmek adına kamusal alana çıkışının önünü açan Kapitalizm ve onun modernite anlayışı yerini, kadını tekrardan evlere hapseden muhafazakâr politikalarla şekillenen yeni bir sömürü sistemine bırakıyor.

Nasıl mı?

Parça başı işler diye bir yan sanayi kurup her evi birer fabrikaya dönüştüren esnek, ucuz, güvencesiz sektörler yaratarak…

Sistem tekstil, gastronomi, kozmetik gibi sektörlerde parça başı işçilik üzerinden evleri birer fabrikaya dönüştürmüş durumda. Elbette bu işlerde de kadının ucuz iş gücü ve “boş zamanları” kullanılıyor. Yani kadınlar hem evlere hapsediliyor hem de onun ücretsiz ev içi emeği dışında “ucuz iş gücü” de daha fazla sömürülmüş oluyor.

İşte bu durum neo-liberal politikaların erkek egemenliğinin itici gücüyle birleştirilmesi sayesinde gerçekleştirilebiliyor.

Kadın hareketi için bir başka eşik…

Türkiye’de kadın hareketi için yakın zamanda sayabileceğimiz birkaç eşikten bahsedebiliriz. Bunlardan ilki; uzun bir durgunluk sürecinden sonra, kürtajı yasaklayan yasa değişikliği ile kadın hareketini yeniden sokaklara döken, “Kürtaj eylemlilikleri”. Hatırlatmış olalım, bu uzun soluklu sokak eylemlilikleri sonrasında AKP hükümeti geri adım atmak zorunda kalmıştı.

Bir diğeri, kadınların bedeni üzerinden artan muhafazakâr politikalarında nedensel olarak büyük yer kapladığı, toplumsal yaşamın bütününü muhafazakârlaştıran müdahalelere karşı Türkiye’nin sokaklara döküldüğü, “Gezi direnişi”.

Gezi direnişinde kadınların barikatların en ön saflarında yaşamlarına ve mücadeleye nasıl sahip çıktıklarını gördük. Direnişin içerisinde ki cinsiyetçilikle verdikleri mücadele sayesinde kadınlar, içerisinde bulunduğu her ortamı ve mücadeleyi nasıl da büyütebileceklerini gösterdiler. Birden Gezinin en önemli simgeleri kadınlar oluverdi. Kırmızılı kadın, siyahlı kadın, sapanlı teyze…

Üçüncüsü; Mersin’de Özgecan’ın tecavüz edildikten sonra yakılarak öldürülmesiyle Türkiye’nin dört bir yanında kadınların sokaklara çıkmasıydı. Yıllardır artan kadın cinayetlerine karşı birikmiş olan öfkenin sokakları sarması, erkek egemen kurumların temsilcilerinin dizlerini nasıl da titretmişti?

Dördüncüsü ise, aslında bu üç kriz dinamiğinin yarattığı şiddet, korku ve baskı ortamında toplumsal muhalefetin birçok kesiminin sokaklardan geri çekildiği zamanlarda, “6-8 Mart eylemlilikleri” ile cesaret ve irade dersi veren kadınların sokakları doldurmasıydı. Kadınların bütün yasaklara ve patlayan bombalara rağmen sokaklara çıkıp “barış, özgürlük ve eşitlik” sloganlarını haykırması tüm muhalefete umut aşıladı.

Şimdi ise önümüzde başka bir eşik duruyor. Kadınların tarihler boyu yıllarca erkek egemenliğine karşı verdikleri mücadeleler sonucu kazandıkları hakları geriye götüren, erkek egemenliğini güçlendiren bu politikalara karşı çok zorlu bir mücadele kapı eşiğimizde.

Tüm bunların yanı sıra; 7 Haziran seçimleriyle birlikte ülkenin Güneydoğu’sunu bir savaş coğrafyasına dönüştüren, yüzlerce sivilin katledildiği ve hala devam eden bir iç savaşımız mevcutken, şimdi Cerablus operasyonuyla birlikte artık nur topu gibi bir “dış savaşımız” da var.

İçeriden dışarıdan savaşlarla kuşatılmış bir coğrafyada, ateşin içine tüm bedenimizle girmiş durumdayız. Bu savaş koşullarının kadınları ve kadın mücadelesini nasıl etkileyeceği ise apayrı bir yazı konusu.

Evet, derinleşen ve değişen tüm bu baskı biçimleriyle 21. Yy da erkek egemenliği, kadınlar için yok edici boyutlara ulaşmış durumda. Bedenimiz ve emeğimiz üzerinde hiçbir denetimimiz olmadan yaşamaya çalışıyoruz. Sınıfsal, cinsel ve ırksal her türlü ayrımcılık “proleterin de proleteri“ kadınlar için katlanılmaz sınırlarda.

Bu yüzden, Türkiye Kadın Hareketi, devletin, rejimin ve kapitalizmin güncel krizleri içerisinde değişen sömürü ve baskı biçimlerinin analizini dikkatlice yapmalı ve ona göre güncellenmiş bir kadın kurtuluş mücadelesi inşa etmeli. Aksi taktirde kendimizi bir anda sürekli tarihsel olarak örnek gösterdiğimiz gibi “İran örneği” içerisinde bulmamız işten bile değil.

Ama Türkiye’de kadın mücadelesine ve eşiklerine baktığınızda sizin de benim gibi gördüğünüz şey, “cesaret, irade ve umuttan” başka bir şey değilse; bir kadın isyanının mayalandığını hissedebiliyorsunuz demektir.

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir