Ursula Le Guin’e davet var!-Perihan KOCA

Yeryüzünün tüm uzuvlarına kök salmış bir çınardan söz edeceğim size.

Hakkında ne söylesem eksik ya da yarım kalacak; çok yönlü ve çok kimlikli bir yazardan, yeryüzünde milyonlarca kadının yüreğine, ruhuna, hayallerine değip dokunmuş, zihninde iz bırakmış, gönüllere taht kurmuş bir kadından söz edeceğim.

Zihnimize yeni ufuk çizgileri eklemiş, hayal gücümüzün sırtına binip yollarına revan olacağımız yeni diyarların kapılarını aralamış, O’na dokunan, kelimelerinin arasında gezinen herkese marifetler, sesler, büyüler, ejderhalar, karşılaşmalar ve yeni başlangıçlar armağan etmiş, yaşamlarımızı sular isek fışkırırcasına yeşerecek tohumlar serpiştirmiş bir kadından söz edeceğim…

Ursula K. Le Guin’den…

Feminist, Taocu, Kropotkinci bir anarşist, ekolojist…

Antropoloji, mitoloji, tarih, felsefe, bilim ve psikanaliz ile özel olarak uğraşmış ve bu uğraşılarını ve hayata bakışını, düşünüşünü, duruşunu yazınlarında harmanlamış bir yazar, romancı, bilimkurgucu.

Yeni Dalga bilimkurgunun en önemli temsilcilerinden.
Döneminin bilimkurgucularının teknolojik gelişmeler üzerinden yarattığı mekanik ütopyalar ve distopyalardan ziyade; bilimkurgunun erkek hegemonyasını çatlatıp, yaşama, politikaya, doğaya, sosyolojik, psikolojik olana, alternatif toplum biçimleri ve o toplumun bireyine yönelmiş bir yazar.

Ursula, yaşamın, zamanın ve düşlerin diyalektiğini kendine metot ediniyor.

Ve Yerdeniz Büyücüsü’nde:

“Her şey konuşur; duymak istiyorsan sessiz ol” dediği gibi, her şeyi ve ötesini dinliyor, duyumsuyor ve kelimelere dökmeye koyuluyor.

Alışılmışlığın, sıradanlığın, mevcut sistemin, iktidara dair ne varsa her birşeyin rahatını bozuyor, erilliğin, ataerkinin çarkına çomak sokuyor.

Karşılıklı diyalog kültürünün kurulabildiği, çoğu zaman ikircikli, farklı, alternatif toplum biçimleri yaratıyor.

Ufuk çizgisinin, zamanın ötesine, şimdilik bilinmeyen diyarlara gezginler yollayıp, yeni gezegenlere keşfe çıkıyor.

Muazzam bir arayışçı, yaratıcı ve kurucu bir güce sahip Ursula Le Guin.

Ve inanılmaz davetkar.  Yaratma cesaretine, kopuşa, başka türlü bir toplumun mümkünlüğüne davet ediyor insanı…

Mülksüzler’de; “Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrimi satın alamazsınız. Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir,” sözleriyle cüretkarca davet ettiği gibi…

Ursula, özellikle kadınlara davette bulunur, O’nun sözlerinin davetkarlığıyla kadınlara seslenişini yinelersek, şöyle der, 1986’da yaptığı bir konuşmasında:

“Bizler yanardağlar gibiyiz. Biz kadınlar deneyimimizi gerçeğimiz olarak, insanlığın gerçeği olarak sunarsak tüm haritalar değişir. Yeni dağlar olur. İstediğim bu. Yanardağ gibi patladığınızı duyuyorum. İçinizdeki gücün farkında olmayan sizler… Sizi duymak istiyorum.”

der ve verili olanı değiştirmeye, evrenle hesaplaşmaya, yenilenmenin dansına, yeni bir dünya yaratma kıvılcımını tutuşturmaya davet eder.

Karanlığın Sol Eli’nden, Dünyanın Doğum Gününe

1970’te yayınlanan Karanlığın Sol Eli, feminist literatür açısından kimi ikircikli tartışmaları içerisinde barındırsa da, toplumsal cinsiyet, cinsiyet, cinsiyetsizlik kavramları ve tartışmaları açısından ön açan ve sorgulatan önemli eserlerden.

Ursula Le Guin, Karanlığın Sol Eli’nde; tanımlı erkek ve kadının olmadığı bir gezegen yarattı, toplumsal cinsiyet rollerini alt üst etti  ve cinsel kimliği flulaştırdı.

Yarattığı dünyanın tüm sakinleri çift cinsiyetli (androjen) idi mesela.

Verili kadınlık/erkeklik rollerinin olmadığı, cinsiyet kavramının biçim değiştirdiği bir toplumun sosyolojik yapısını ayrıntılarda yoğunlaşarak inşa etti.

Yılın belli takvimlerinde, hormonal değişikliklere bağlı olarak, erkek ya da kadın kimliğini tüm deneyimleriyle birlikte yaşayabildiği, doğurganlığın her iki cinse de özgü olduğu ve yaşamın belli dönemlerinde doğurduğun çocukların annesi, belli dönemlerinde başka çocukların babası olabildiğin, evlilik kurumunun boşluğa ve hiçliğe itildiği bir dünya yarattı.

Çocuk bakımını, “kadın işi” olmaktan çıkarıverdi, sahip olma, güç, hegemonya kavramlarının altını boşaltıverdi…

Kış gezegenine, kendine ve gelecek tahayyülü ile ilgili tüm soruların cevaplarına doğru bir yolculuğa çıkardı kendini ve herkesi…

“Kadın gibi yazmak”

Ursula Le Guin’in, yaptığı en önemli şeylerden biri, dili kullanma biçimi…

Kelimeleri esnek ve kıvrak kullanımının daha da ötesinde dili, hegemonik, hiyerarşik, eril tahakkümden kurtararak yazıyor…

Ataerkil toplumun sunduğu ve dayattığı dilden kelimelerini kurtararak, kadınların özne olduğu yeni bir kadın dili yaratıyor. Kendi cümleleriyle “fahri ya da sahte bir erkek gibi değil, bir kadın gibi yazmak”tan söz ediyor.

Ve yine bir konuşmasında:

Kadınlar, kadın olarak kaldıkları sürece, erkek egemen düşünceyle oluşturulmuş bir toplumda, insanın insanoğlu diye adlandırdığı, tanrının erkeklerin diliyle konuştuğu, tek gidilebilecek yönün ileri, daima ileri olduğu toplumdan, zaten büyük ölçüde dışlanmış durumdalar. Bu, onların ülkesi, biz kendimizinkine bakalım,” der ve resti çeker…

Bu rest çekiş bir sessiz protestodan öte, yeniden yaratmanın inşasına koyulmaktır, öyle de yapar….

Rüyalar ve ejderhaların kadını

Ursula K Le Guin, arkasında önemli ve özgün bir külliyat bıraktı…

Feminizm anlayışını, yarattığı yeni ve alternatif toplum biçimlerinin oluşumuna ve insanın cinsel kimliği, varoluşsal hesaplaşmaları, kendi oluş yolculuğu ve arayışına katarak harmanladı…

Sadece kadınlara değil, erkeklere de özgür bir yaşam yolculuğuna çıkmayı ve kendi kimliklerini sorgulamayı teklif etti.

Mülkiyeti, sahipliği, iktidarı, hiyerarşiyi, cinsel deneyimleri, yaşamı ve görme biçimlerini sorgulatarak…

Sadece kadın-erkek ikiliği üzerinden değil, tersinden özellikle doğa ile kurduğu ilişki üzerinden insanın yabancılaşmasını, yalın bir çıplaklıkla ortaya koydu.

Türcülük karşıtı bir bakış açısı ile, doğayı ve doğanın bir parçası, bir uzvu, çocuğu olan insanın kendine dönüşünü, kendi oluşunu hayvanlarla, ormanla, okyanusla, doğa ile ilişkileniş biçimlerini yeniden tariflemeye yöneldi.

Dünyaya Orman Denir” kitabındaki insan ve doğa diyalektiği, “Tehanu”daki yarı ejderha kadın büyücü, “Vahşi Kızlar”da kullandığı imgeler, yazınlarda ilmek ilmek işlediği eko-sistemin önemi, hayvanlarla, ağaçlarla konuşabilen insanlar ve daha birçoğu…

Çok yönlü bir zenginlik barından bu özgün külliyat, arayışa, keşfe, başka diyarlara yolculuğa çıkaran ve yaratma cesaretine davette bulunan eleştirel ve diyalektik bir manifesto olarak, bugün karşımızda bir cevher gibi duruyor.

Devrimin köklerinin ruhumuzda olduğunu haykırarak, dünyayı yeniden yazmanın, yeniden kurmanın mümkünlüğüne işaret ederek…

Kadınlar, rüyalar ve ejderhalar kitabından bir pasajda, bu haykırışını şu cümlelerle dile getirir, Le Guin:

“…Yazık. Elliden fazla yıl geçti; tümüyle farklı olsa da, erkekleri şoke olmaktan koruyacak, kadınların bedenleri, tutkuları ve varoluşuyla ilgili yalnızca erkek deneyimini kabul eden uzlaşımlar hâlâ var, çok yazık. Kendim dahil bu kadar çok kadın kendi deneyimlerinin böyle reddedilmesine göz yumdu, algılarını buna uyacak biçimde daralttı, sanki cinsellikleri düzüşmeyle sınırlıymış gibi, sanki gebelik, doğum, çocuk bakımı, annelik, ergenlik, âdet görme, menopoz hakkında, ev işi, çocuk işi, hayat işi, savaş, barış, kadın bedeninde ve zihninde ve imgeleminde yaşandığı biçimiyle yaşam ve ölüm hakkında erkeklerin duymak istedikleri dışında hiçbir şey bilmiyorlarmış gibi yazdı. Virgina Woolf’un söylediği gibi, Helene Cixous’nun da söylediği gibi, ‘bedeni yazmak’ yalnızca başlangıçtır. Dünyayı yeniden yazmalıyız….”

Son söz

Velev ki, dünyayı, tarihi yeniden yazmak için:

Hâlâ Le Guin’le tanışmamış, kitaplarını eline almamış, satır aralarında dolaşmamış olanlar var ise;

Kendinize bir iyilik yapın ve hiç vakit kaybetmeden, Ursula K. Le Guin’in kitaplarından en azından birini yaşamınıza, bilincinize, ruhunuza hediye edin… Zaten sonrası mutlaka gelecektir. İyi ki yeryüzünden bir Ursula geçti, yaşama su verdi, değdiği her yeri çiçeklendirdi…

Ursula’ya saygıyla, Ursula’nın göçtüğü O diyara, Anarres’e selamlar!

Leave a comment

Your email address will not be published.


*