Yeni IŞİD’ler yolda, geliyor… – Cenk Ağcabay

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Suudi Arabistan önderliğinde ABD desteği ile oluşan gerici koalisyonun Yemen’e yönelik askeri saldırıları ve ülkeye uyguladığı blokaj aylardır devam ediyor. Dünya Gıda Programı’ndan Erthanin Cousin, Yemen’de askeri saldırılar ve blokaj nedeniyle büyük bir gıda felaketinin yaşanmakta olduğu ve bunun çok ciddi sonuçlar doğurabileceği konusunda dünyayı uyarıyor.

Dünya sessiz…

Cousin, Yemen’e uygulanan blokajın devam etmesi durumunda, gıda yetmezliği ve çeşitli hastalıklarla boğuşan altı milyon civarındaki çocuğun bir felaketle yüz yüze geleceğini bildiriyor.

Charlie Hedbo katliamından sonraki gürültüyü hatırlıyor musunuz? Charlie Hedbo katliamının ardından yapılan büyük yürüyüşte en ön sırada yan yana yürüyenler, geçen zaman içinde sırasıyla Körfez Krallıklarına silah satmak için kralın kapısına dizildiler. Yemenli çocuklar aylardır onların sattıkları silahlarla katlediliyor.

Emperyalizm destekli gerici koalisyonun Yemen’e yönelik hava ve kara operasyonları sadece binlerce Yemenlinin ölmesi, milyonlarcasının yerinden yurdundan olması, Yemenli çocukların bir felaketin eşiğinde yaşaması sonuçlarını yaratmadı.

Dahası var.

Haaretz’in (Al-Qaida Takes Key Areas of Yemen Port City After Shi’ite Rebels Driven Out, Aug 22) ve Washington Post’un (In Parts of Yemen, rebels have lost control, Aug 17) haberlerine göre, Yemen’de Suudi öncülüğündeki koalisyonun şiddetli hava ve kara operasyonları sonucunda, El-Kaide önemli ve geniş alanları kontrol etmeye başladı.

Ağustos başında Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın özel kuvvetlerinden ve Suudiler tarafından para karşılığı kiralanmış Etiyopyalılardan oluşan kara güçlerinin Yemen’de operasyonlara aktif olarak katılmasının ardından ülkedeki askeri tabloda değişiklikler yaşanmaya başladı. Gerici koalisyon güçleri askeri başarılar elde ettiler, bazı bölgelerde savaştıkları güçleri gerilettiler.

Ancak…

Aylardır devam eden koalisyon saldırılarının sonucunda ortaya çıkan esas sonuç, büyük bir insani yıkım ve kilit öneme sahip alanları hızla kontrol etmeye başlayan El-Kaide oldu.

ABD’nin istihbarat ve lojistik destek sağladığını dünyaya resmi olarak ilan ettiği ve politik düzeyde sağlam bir biçimde arkasında durduğu operasyonların doğurduğu bu sonuçlar ABD ve ortaklarının “teröre karşı küresel savaşı”nın ne anlama geldiğinin kavranabilmesi bağlamında açıklıklar sunmaktadır. Emperyalistlerin ve bölgesel ortaklarının örtülü ya da açık tüm müdahalelerinin yarattığı ortak sonuç, El-Kaide’den IŞİD’e küresel çapta “mücadele ettiklerini söyledikleri güçlerin” gelişip zeminini genişletmesidir.

İsrail, geçtiğimiz günlerde İsrail Suriye sınır bölgesindeki Suriye askeri hedeflerini bir kez daha vurdu. Independent’in deneyimli Ortadoğu muhabiri Robert Fisk konuyu ele alan yeni yazısında (ISIS blinds journalists with its barbarity, but we must continue to report, 23 Aug), İsrail’in Suriye’ye yönelik saldırılarında neden hiç IŞİD hedeflerini vurmadığını ve tersinden IŞİD’in neden hiç İsrail hedeflerine yönelmediği sorusunu soruyor.

İsrail’in Suriye’ye yönelik askeri operasyonları, Suriye yönetim güçlerinin ve onun ittifaklarının askeri kapasitesini zayıflatma amacını taşıyor, dolayısıyla IŞİD ve diğer cihatçı gruplarla nesnel olarak aynı hedeflere sahip, neden onları vursun? Tersine pek çok örtülü mekanizmayla bu güçlere destek veriyor. Bu durum, yakınlarda açıklanan, beş yıllık bir projeksiyona sahip olan, “İsrail Savunma Kuvvetleri Stratejisi” başlığını taşıyan İsrail Genel Kurmayı’nın en tepe ismi Gadi Eizenkot ve yakın çalışma arkadaşları tarafından hazırlanan resmi belgedeki argümanlarla daha da netleşiyor. (Israeli Army Chief Eisenkot: Iran İsn’t the main threat to İsrael, Aug 15, Haaretz)

Güvenlik gerekçesiyle operasyonel ve politik olarak hassas bazı bölümleri kamuoyuna açıklanmayan bu yeni strateji belgesine göre; İran’ın nükleer anlaşmayla 2025’e dek nükleer silahlara ulaşma şansının kalmaması ve Suriye’nin artık fiilen bir “dağılmış, çökmüş devlet” haline gelmiş olmasıyla İsrail’in ulusal güvenlik tehdidi algılamasında bir değişim yaşanmış ve “esas düşmanlar” İslami örgütler olarak belirlenmiş. “Esas düşman örgütler” özellikle Hizbullah ve Hamas olarak zikredilmiş.

Belgenin kamuoyuna açıklanmasından kısa bir süre sonra Eizenkot, komuta kademesindeki askeri yetkililerle birlikte İsrail’in kuzey sınırlarındaki İsrail askeri güçlerini denetledi. İsrail askeri güçleri sınırda büyük bir askeri tatbikat gerçekleştirdi ve çeşitli basın kuruluşları İsrail Silahlı Güçlerinin Suriye’ye yönelik bir kara operasyonu için planlarını tamamladığını ve operasyona hazır olduğunu bildiren haberler geçti.

Bu haberlerden iki gün sonra, İsrail’in Suriye’ye yönelik hava saldırıları gerçekleştirildi. İsrail hedeflerine saldırı düzenlemek için hazırlık yaptığı iddia edilen bir İslami Cihat hücresinin ve sınırın İsrail tarafında boş araziye düşen roketlerin gerekçe olarak gösterildiği bu saldırılar, Suriye’ye yönelik sistematik İsrail saldırganlığının yeni bir örneği, Suriye’de yaşanan çatışmanın gerçek mahiyetini ortaya koyan bir gösterge niteliğinde idi.

İsrail’in Suriye’de yaşanan savaş boyunca Suriye devlet güçlerinin stratejik birimlerine ve silah depolarına düzenlediği sistematik hava operasyonları, bu savaşın önemli taraflarından biri olduğu gerçeğini açık bir biçimde ortaya koymuştu.

Suriye’deki savaş hakkında son yıllarda Batı’da yazılmış en kapsamlı ve sağlam bilgilere dayalı kitap olan “Inside Syrie”nin yazarı Reese Erlich, kendi sözleriyle, “erken 60’larda Batı Los Angeles’te tüm Yahudilerin Siyonist olduğunu sanarak büyümüş”, “okulda Yahudi olmanın kayıtsız şartsız İsrail’i savunmak demek olduğunu öğrenmiş” solcu bir Yahudi gazeteci. Suriye üzerine kitabını yazarken, defalarca Suriye’yi ziyaret etmiş. Taraflarla yüz yüze görüşmeler yapmış, olayları yerinde gözlemlemiş.

Erlich, 1965 yılında California Üniversitesi’ne başladığında, Vietnam Savaşı Karşıtı hareketle tanışmış ve bu hareket ona ilk kez, “alternatif bir bakış açısı sunmuş”. Erlich bu hareketin sunduğu bakış açısı sayesinde İsrail devletine ilişkin şu gerçekleri öğrenme olanağını bulmuş:

“İsrail’in Vietnam Savaşı’nda ABD’yi destekliyor olması, İran’da Şah Diktatörlüğü ile müttefik olması, Güney Afrika’da Apartheid rejimiyle sıkı bağları olması ve Apartheid rejimine atom silahları yapması konusunda yardım etmesi beni şoke etmişti.

“İsrail’in sömürgeciliğe karşı mücadele eden muhalefet gruplarına karşı ABD, İngiltere ve Fransa’nın askeri saldırılarını desteklediğini öğrenmiştim. Bize çok güçlü bir Arap dünyasının kurbanı olduğu söylenen İsrail gerçekte bölgenin en güçlü askeri aygıtına sahipti. En önemlisi, kendini savunma gerekçesiyle savaşa giren İsrail her savaşta sınırlarını genişletmişti. Haziran 1967 Savaşının sonunda İsrail, 1948 Birleşmiş Milletler planında belirlenen sınırlarını üç kat genişletmişti.”

Erlich kitabını hazırlarken 2011 yılında İsrail’e de ziyaretler gerçekleştirmiş. Tel Aviv Üniversitesi İnsan Bilimleri Fakültesi’nde tarih profesörü olan Eyal Zisser’le görüşmeler yapmış, Suriye’de başlayan çatışmaların İsrail yönetimi tarafından nasıl karşılandığını sormuş. Zisser, bu konuda İsrail yönetiminde bir bölünmenin söz konusu olduğunu belirtmiş. Zisser’e göre, bir grup Esad’ın hızla devrilmesinin ve yerine itaatkar bir Sünni yönetimin gelmesinin İsrail için iyi olacağını savunuyormuş. Bu görüşlerini, yönetimi alacak itaatkar Sünnilerin çok daha ılımlı olacağı temeline dayandırıyorlarmış, çünkü yeni Sünni yönetimin Türkiye, ABD ve Suudiler’le olan bağlantıları bunu sağlayacakmış ve bu yönetim değişikliği ile İran ve Hizbullah çok zayıflayacakmış.

İkinci görüştekiler, savaşın uzamasının İsrail için daha yararlı olacağını savunuyormuş, savaş uzadıkça Esad yönetiminin iyice zayıflayacağını, İsrail için herhangi bir tehdit üretme yeteneğini yitireceğini, kendi sınırlarını bile savunamaz bir konuma geleceğini iddia ediyorlarmış. Bu ikinci görüştekilerin projeksiyonunun artık bir gerçek olduğu zaten İsrail’in yeni Strateji Belgesi’nde ve ABD stratejistlerinin değerlendirmelerinde “dağılmış çökmüş devlet” saptaması ile ifade ediliyor.

IŞİD’in başkenti sayılabilecek Rakka bir cihatçı koalisyon tarafından 5 Mart 2013’te ele geçirildiğinde, Financial Times, “Suriyeli İsyancılar Rakka’nın Büyük Bir Bölümünü Ele Geçirdi” başlığını atmış, büyük bir coşkuyla isyancıların bu başarısının sahadaki askeri dengeleri değiştireceğini belirtmişti. İsyancıların elde ettikleri başarılar karşısında Esad güçlerinin şiddeti arttırdığını belirten FT, İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne dayanarak Esad güçlerinin sivil katliamlar gerçekleştirdiğini vurguluyordu.

Aynı gün Guardian’ın haberinin başlığı, “Suriye jetleri isyancıların ele geçirdiği Rakka şehrini bombaladı” idi. Suriyeli “isyan”cıların coşkulu savunusu ve Esad’ın şeytanlaştırılması ayakları üstüne oturtulmuş bu büyük propaganda dalgasının altından nur topu gibi bir IŞİD çıktı. ABD’nin tıpkı Küba, Nikaragua, El Salvador’da kullandığı hırsız, kaçakçı ve katillerden oluşan “özgürlük orduları” benzeri bir grup başlangıçtan itibaren “Özgür Suriye Ordusu” adı altında bir araya getirilip cihatçıların örtüsü olarak kullanıldı.

Durumun böyle olduğu, birkaç ay önce ortaya çıkan ve Sendika.Org’da da yer alan 2012 tarihli ABD Askeri İstihbarat belgesindeki bilgilerle de teyit oldu.

Tabii ki durmak yok.

Şimdi yeni “ılımlı isyancı”lar yaratmak için çalışıyorlar.

İki ay önce ABD kamuoyuna “dağılmış ve çökmüş Suriye”nin nasıl yapısökümüne uğratılması gerektiğini, etnik ve dinsel temellere sahip küçük parçalardan oluşan siyasi birimlerin Suriye halkına barış ve refahı nasıl getireceğini anlatan Brookings Institution, bu hafta “ABD teröristlerle müzakere etmeli mi?” sorusunu soruyor. Metni okuyunca tartışmanın Nusra Cephesi ABD ilişkileri olduğunu görüyoruz. Nusra Cephesi’nin mevcut haliyle müzakerenin olamayacağı, ancak Nusra’nın bugünkü konumuyla geçmişteki konumu arasındaki farkında göz ardı edilemeyeceği vurgulanıyor. Nusra’yı bölmek ve bölünmede ana çizgiden kopacak gruplarla müzakereye girip Suriye’nin geleceğinde bu gruplara yer vermek için, ABD’nin Nusra’ya karşı güçlü hava operasyonları düzenlemesi öneriliyor.

Nusra’ya yönelik hava operasyonlarının onun El-Kaide bağlantısı nedeniyle yapıldığının vurgulanması gerektiğini belirten yazar, zaten eski konumundan farklılaşan Nusra üzerinde bunun etki yaratacağını belirtirken, bir başka önemli unsurun ise, Nusra’ya esas finansal desteği veren Suudi Arabistan ve Katar’ın finansal desteği durdurmaları için ABD yönetiminin devreye girmesi olduğunu dile getiriyor.

İşte Ortadoğu’da sahnelenen tiyatrodan bir sahne: Bir yıldır IŞİD’e karşı hava operasyonları düzenleyen, arada bir de Nusra’yı bombalayan koalisyonun üyeleri Nusra’nın “esas finansörleri” ve Nusra “ılımlı” olsun diye, finansal desteği kesmeleri istenecek, bir yandan da “ılımlı” olsun diye güçlü bir biçimde bombalanacak.

Ama sadece bu kadar değil.

25 Ağustos’ta Ben Hubbard’ın Antakya mahreçli haberi New York Times’ta yayımlandı (In Syria, Potential Ally’s Islamist Ties Challenge U.S.). Haber, eğit donat projesinin çöküşü, Suriye’de çok sınırlı sayıda “ılımlı” muhalif olması ve potansiyel müttefik olarak sunulan Ahrar El Şam adlı cihatçı örgütü ele alıyor. Konu ile ilgili olarak, ABD’nin eski Suriye Büyükelçisi Robert S. Ford’dan görüş alınmış.

Robert S. Ford, ABD’nin, Suriye’deki realite gereği bu tip örgütlerle belirli ilişkilere sahip olması, özellikle de Suriye’nin geleceği açısından bu örgütleri dikkate alması gerektiğini belirtiyor. Ford’a göre barış masası kurulduğunda bu örgütler masada olacaklar.

Haberde ismi verilmeyen ABD yönetimi içinde Suriye konusu ile ilgilenen yetkililerden birisi, Ahrar El Şam’ın son zamanlarda bir yumuşama içine girdiğini, IŞİD’e savaş açtığı, hukuk devletini savunduğunu ve Batı ile işbirliği yapmak istediğini açıkladığını belirtirken,  savaşta etkileyici saldırılar düzenlediklerini de vurguluyor.

Bazı Avrupalı diplomatların Ahrar’ın politik yetkilileri ile yaptıkları görüşmelere ABD’li yetkililerin katılmadığı haberde vurgulanan bir başka öğe. Yine ismi verilmeyen bir başka ABD yetkilisi ise, Ahrar’ın Nusra ile olan yakınlığı nedeniyle onlarla birlikte çalışılamanın çok güç olduğunu ifade ediyor.

Haberde, Ahrar’ın politik ve uluslar arası ilişkiler sorumlusu Labib Nahhas’ın geçen ay Washington Post ve Daily Telegraph gazetelerinde yayımlanan yazılarına referans verilerek örgütün giderek “ılımlılaşmakta” olduğu ima ediliyor. Bu algıyı güçlendirmek için, örgütün lider kadrosuna yakın bir din adamı olan Şeyh Hasan Daghem’in yeni yayınlanan bir röportajında, “Ahrar içinde aşırılık yanlılarının sadece küçük bir azınlık” olduğunu ifade ettiği söyleniyor.

Tıpkı Rakka’yı ele geçiren “özgürlük savaşçıları”nın altından “IŞİD tehdidi”nin çıkması gibi, Suriye’nin yapısökümüne uğratılması için yaratılmaya çalışılan yeni “ılımlı”lardan da yeni IŞİD’ler çıkacak. Sonra yeni IŞİD’leri bombalamak için yeni koalisyonlar oluşturulacak. Bu arada yüz binlerce insan ölmüş, milyonlar yurdundan yuvasından bilinmezlere sürüklenmiş, Akdeniz sularına gömülmüş ne gam. Bay Sykes ve Mösyö Picot’ın yüz yıl önce İngiliz ve Fransız çıkarlarına göre çizdikleri emperyal Ortadoğu haritasını bu kez etnik ve dinsel grupların “gerçek”liğine göre yeniden çizeceğiz çünkü biz “insani emperyalizm”iz, “insani müdahaleler” yaparız diyorlar…

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir