Yerel seçimler, siyasal durum ve sol program eksikliği – Perihan Koca-Hasan Durkal

Yukarıdan aşağıya inen tekçi yapıyı inşa ederek onun zirvesine yerleşen Erdoğan, rejim değişikliği yolunda bir adım daha attı.

Ayrıca, merkezi siyasal yapıyı kontrol altına almak yetmemiş olacak ki, yereldeki tüm idari yapıları da kontrol altına almayı hedefliyor.

Erdoğan, yeni yasal düzenlemelerle belediyelere gönderilecek ödenekleri belirleme konusunda tam yetkili hale getiriliyor.

Bilindiği gibi, merkezi gücü yerelde temsil edip hâkim kılacak olan yerel otorite, adına valilik makamı denilen mülki idare makamıyla sağlanıyor.

Valiler, devletin merkezinden atanan yereldeki en yetkili güç olarak, yerel halkın seçtiği il-ilçe meclisleri ve belediye başkanlarının üzerinde bir güçtür.

Merkezden belirlenen bu baskı gücünün ve onun yerel ortakları olan yağmacı sermaye temsilcilerinin koalisyonunun baskısı altında kalan belediyeler, yerel iradenin iğdişleştirilmesinin, yatırım adı altında merkezden gelen paranın yağmalanmasının ve belediyenin tarihsel anlamı olan halk iradesinin tamamen yabancılaştırılmasının aracı oldu.

Günümüzde belediyeler, Türkiye kapitalizminin baskın birikim biçimlerinden biri olan “devletçilik eliyle yağmalama, inşaat ve yol ihaleleri ile zenginleşme”nin önemli birer enstrümanı haline geldiler.

Yağma ve ihaleler sonucunda ortaya çıkan “eserler” parlatılarak halk güçlerinin bilincinde “belediye hizmetlerinin en önemli” göstergesi olarak sunuluyor.

Aslında belediyelerin neden halk denetiminden uzak olduklarını anlamak için onların tarihlerine bakmak gerek.

Tanzimat dönemiyle birlikte “Batıya benzemek” için Batı tipi bir idari yapı kurma girişiminde bulunuldu.

Ne var ki geri kalmışlıktan kurtulmak için yapılan girişimlerin hepsi asıl gericiliği üreten merkeziyetçi despotik devlet yapısına dokunmadan, hatta onu güçlendirerek yapıldı. Dolayısıyla bu girişimlerin hiçbirisi ne Osmanlı’yı ne de Türkiye Cumhuriyeti’ni geri kalmaktan kurtaramadı.

 

Belediyeler ve komünler

Yerel idareler, yani belediyeler, Batı’nın sınıflar savaşımı tarihinde, modern devletin ortaya çıkmasından çok önce, çeşitli komün birliklerinin yasal statüye kavuşmasıyla ortaya çıkmıştı.

Kelime anlamı “kent soylu” olan burjuvalar, bu kent komünlerinde kentin güvenliğini sağlamak, merkeziyetçi feodal baskılara karşı kenti örgütlemek, yardımlaşma ve dayanışmayı organize etmek için komünlerde bir araya gelmişlerdi.

Bu komünlerin birincil yetki ve görevleri arasında yasama, yürütme ve yargılama; ikincil görevleri arasında ise bugün adına “belediyecilik hizmeti” dediğimiz çeşitli altyapı hizmetleri sayılabilir.

Avrupa demokrasisinin niteliğini bir yönden bu komünler ile merkeziyetçi devlet arasındaki iktidar savaşımı belirlemişti.

İstedikleri yerde yaşayabilme hakkı, mahkeme kurma hakkı, ceza yasası talebi, mülkiyet hakkı ve tüm bunların meşruiyetini garanti altına alacak olan kraldan alınmış yasal yetki hakkı gibi haklar uğruna mücadele yürüterek yerelde meşruiyet kazanıldı. İlk belediyelerden geriye bugün yerelin doğrudan denetiminin olmadığı, ancak görece özgürlükçü bir yerel yönetim modeli kaldı.

Sonuç itibariyle; komünler belediye statüsü kazanarak yerelin idaresinde merkezi iktidardan pay kapmayı başararak hukuksal bir geçerlilik kazanmıştır.

Komünler, doğmakta olan kapitalist toplumun içerisinde eriyip parçalansa da, bu süreçte kurumsallaşan ve yasal statü kazanan belediyelere miras olarak bazı kazanımlar bırakmıştır.

Bu kazanımlar elbette uzun sınıflar savaşımı içerisinde sık sık değişikliğe uğramıştır. Günümüz modern kapitalist toplumunda yerel ile merkez arasındaki idari vesayet savaşımı halen devam ediyor.

Yerel üzerindeki iktidar savaşımı zaman zaman değişikliğe uğrasa da, bu savaşımın sonunda merkez ile yerel arasında kurulmuş bir denge biçimi açığa çıktı.

 

Osmanlı’nın şehri emini 

Öte yandan Osmanlı’nın Tanzimat’la birlikte, Batı’nın hızına erişmek için, idari yapıda da değişim ihtiyacı hissederek, mahalli idareler kurma çabasına girmesi, ortaya merkez ile yerel arasında günümüze dek süren özgün bir ilişki biçimi çıkarmıştır.

Osmanlı’da, komün biçiminde örgütlenen ve yerel idare statüsünü uzun süren siyasal mücadeleleri sonucunda kazanan Batılı gelişim modelinin tersi bir durum söz konusuydu. Tanzimat ile birlikte, yerel idari birimleri bizzat merkez tarafından kurulmuş olsa da, bu idari birimlerinin başına da yine merkezden atanan şehreminiler (1) getirilmiştir.

Güçlü merkeziyetçi yapının olduğu gibi korunmasının hedeflendiği bu uygulama cumhuriyetin ilk dönemlerine dek sürmüştür.

1930’da ilk mahalli seçimler yapılsa da, bu seçimlerin ne denli göstermelik olduklarını söylemeye gerek bile yok.

Bugüne dek yapılan yerel seçimler de, genel seçimler de, halkın iradesinin hâkim kılınmasını değil, aksine despotik geleneğin ve ona bağlı olarak gelişen finans/kapital-yerli antika kökenli sermaye sınıfının ortaklığının garanti altına alınması için yapıldı.

Zaten düzene yapılan birer makyajlamadan ibaret olan bu müdahaleler, gerçekten yerel iradeyi tesis etmek için yapılmış olsaydı, evvela despotik geleneğin yereldeki temsilcileri ve geniş yetkilere sahip olan valilik ve kaymakamlık kurumlarının kaldırılması gerekirdi.

 Seçimler: “Devletin malı deniz”

Belediye seçimlerinin yapılmaya başlanmasıyla beraber belediyeler, Türkiye kapitalizminin kökeni çok eskilere dayanan ve modern kapitalist ilişkiler içerisinde yeniden yorumlanan “kamu-özel” ortaklığının gerçekleştiği kurumlar haline geldiler. Belediyeler, kısa süre içerisinde merkezden aktarılan bütçenin, hazır yiyici sermaye ile belediyeyi kazanmış yönetim arasında yağmalanmasının bir aracı haline geldiler.

Zaten ortaya çıkışından itibaren devlet kapılarında bayındırlık ve inşaat işleri kovalayarak birikim sağlayan müteahhit-girişimci Türk sermayedarları için bundan daha iyi bir yağma düzeni olamazdı.

Bunun yanı sıra etraflarında oluşturdukları çıkar ağlarıyla “devletin malı deniz” ilkesini bir güzel hayata geçiriyorlardı.

“Sosyal belediyecilik” adıyla anılan kimi uygulamalar bu tablonun üzerini örtmekte yetersiz kalıyor.

Sınıflar savaşımı ve toplumsal değişim halkın belediye kaynakları üzerinde eskisine oranla biraz daha fazla söz sahibi olmasına neden olmuş olabilir.

Bu da halkın temel ihtiyaçları için ayrılan bütçelerin biraz daha fazla artırılmasına neden olsa da, arka planda büyük yağma ilişkilerinin artarak devam ettiğini unutmamamız gerek.

Tüm bu sayılanlardan ötürü yerel seçimler yerelin gerçek yakıcı sorunlarının nasıl çözüleceği hakkında yapılan oylama olmaktan çıkarlar.

MHP, CHP, AKP ya da İYİ Parti’den hangisinin aslan payını alacağının seçimi haline gelir. Yerel seçimler, yereldeki büyük devlet ihalelerini ve büyük vurgunları kimin yapacağını, yerel kaynakların rantını kimin yiyeceğinin savaşı haline gelmiştir.

 

Bize düşen: Halkın gerçek yönetimi

Sonuç itibariyle, ülkemizde Batı’nın sınıf savaşımlarının sonucunda kurumsallaşan kimi demokratik kazanımlardan bahsetmek mümkün değil.

Dolayısıyla halk için oldukça önemli bir gündem olan yerel seçimlere giderken, asıl görevimizi unutup, tüm enerjimizi ve zamanımızı adaylık tartışmalarına, meclis üyeleri kapışmalarına, ittifaklara harcadığımızda başımızın üzerinde sallanıp duran Damokles’in kılıcını fark etmiyoruz.

Tarih boyunca iradesi ve insani gelişim potansiyeli baskı altında tutulmuş ve siyasal hakları engellenmiş halk güçlerinin “zaafları” tepemizde bir kıla bağlı olan bir kılıç misali sallanıp duruyor.

Biçimsel olarak inşa edilen ancak henüz içerik desteğini tam bulamayan “yeni faşist rejim” kendi içeriğini ancak halkın bu “zaafları” üzerinden inşa edebilir.

Mesele, yalnızca merkezin yerel üzerinde uyguladığı idari vesayetle ilgili değildir. Merkeziyetçilik-âdem-i merkeziyetçilik tartışması da içeriğinden soyutlandığında salt biçimsel bir tartışmaya dönmektedir.

Zira çok istenen adem-i merkeziyetçilik de, halkçı içerikten soyutlandığında yalnızca “merkezi otoriteden bağımsızlaşmış bir rant” ilişkisi anlamına gelecektir.

Bu noktada; elbette Kürt belediyelerinin, atanan kayyumlardan geri alınması konusundaki girişim çok önemli.

Ama Kürt sorununu aşan bir siyasal zeminde hareket etmeleri beklenen sosyalistlerin siyasal programının ne olacağı, yerel seçimlere yaklaşımın nasıl belirleneceği de çok önemlidir. Bu sorular kayyum ve vesayet tartışmalarının ötesinde tartışmalar olup her seçimde çeşitli biçimlerde gündeme geliyor.

Öte yandan, şunu da tartışmaya açmak gerek:

Geleneksel belediyecilik ile sosyalistler neden bir uzlaşı içerisinde olsunlar ki?

Biliyoruz ki, belediye örgütü ve halk üzerinde fiili bir otorite kurarak siyasal alan ile halk arasındaki kopukluğu yeniden üreten mevcut yönetim biçimi, kitleleri özgürleştirmekten uzaktır.

Mali bütçe, yerel kaynaklar, sosyal politikalar gibi konularda belediye başkanlarının otoriter bir şekilde tek başlarına söz sahibi oldukları model bizler için günü kurtarmaya yeter mi?

Belli ki uzun bir süredir halk güçleri için de, devlet ve rejim için de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Siyasal açıdan geri dönüşü imkânsız bir yola girileli çok oldu.

Dolayısıyla egemen güçler arasındaki itiş kakışın arkasına yedeklenmek, statükoyu yeniden üreten bir zeminden öteye gidememekte.

Öyleyse neden aday ve adaylık tartışmasına gömülelim ki? Neden yeni bir yerel yönetim anlayışını tartışmayalım?

 

Seç,m takvimi yaklaşıyor  

Geldiğimiz noktada, yine ve yeniden, siyasal gündem, 2019 Mart ayında gerçekleşecek olan yerel seçim takvimi etrafında şekilleniyor.

24 Haziran baskın seçimleri ardına yaşanan gelişmeler ışığında yerel seçimler, genel seçimlerde resmiyete kavuşan Başkanlık rejiminin siyasal ve toplumsal inşası açısından kritik bir eşik olarak beliriyor.

Zira, yerel seçimler, devletin bekası şemsiyesi altında birleşen güçlerin birlikte yürüdükleri yolda iç gerilimler yaşadıkları ve rejimin meşruiyetinin henüz garanti altına alınmadığı bir ara dönemde gerçekleşiyor. O yüzden de yerel seçim takvimi elzem sonuçları içerisinde barındırıyor.

Darbe girişimi sonrasında ilan edilen OHAL’in yarattığı özel ortam ve savaş yöneliminin yarattığı ağır sancılar sıkça yapılan yeni girdilerle ağırlaşarak devam ediyor.

24 Haziran seçimleri ardına iyiden iyiye derinleşen toplumsal kutuplaşma bir biçimde sürerken üzerine eklenen ekonomik kriz koşulları içerisinde gidiyoruz seçimlere.

İktidar ve halk başka dillerden konuşup, başka dillerde yaşıyor.

İktidar, kurmaya çalıştığı yeni rejimin ihtiyaçları üzerinden toplumun sinir uçlarına dokunarak yol alıyor.

Kaotik ortamın dağıtıcı ivmesine karşı başta devlet şiddeti olmak üzere çeşitli araçlar devreye sokularak toplumun konsolide edildiği ve yine yeniden bir başka seçime kanalize edildiği bir anın içindeyiz.

Son beş yılın olağanüstü koşullarında altı seçim geçirmiş olan Türkiye toplumu, ivedi ve yaşamsal sorunları her seferinde bir sonraki seçimlere havale edildiği için gerilim biriktiren sancılı toplumsal dinamikleriyle artık gelenekselleşen seçim takvimini yaşıyor.

Gündem 31 Mart yerel seçimleri, medya tek bir ağızdan aynı şeyleri söylüyor, kulis bilgileri sızıyor, itiş kakışlarla süregelen meclis fotoğrafları önümüze düşüyor.

İttifaklar konuşuluyor, politik dedikodular gırla, istifalar, radikal çıkışlar, aday başvuruları, aday listeleri, sansasyonel aday açıklamaları birbirini kovalıyor.

Herkes aynı yere işaret ediyor, kim aday olacak, kim belediyeyi alacak, kimin listesi nereden kazanacak…

İttifakta yeni denge  

Cumhur İttifakı’nda, ittifak bitti çıkışı ardına, ittifaksız yerel seçimle devam eden tartışma, aniden yön değiştirdi ve yerel seçimlerde İstanbul’da MHP’nin aday göstermeyeceği jesti ve karşılıklı Cumhur İttifakı övgüleri üzerinden, Erdoğan-Bahçeli görüşmesiyle devam ediyor.

Devlet erkânında statü belirleme çatışması karşılıklı çıkışlar ardına yeni bir dengeye oturdu.

İttifakın belirleyeni olmak, yeni oluşacak devlet düzleminde önemli bir yer tutuyor, yerel seçimin güzergâhını belirlemek de ilk elden yeni dönemi örecek ana taşlardan olacak.

CHP ve İYİ Parti de bir ittifak uzlaşması üzerinden rotasını belirginleştirmeye başladı.

Bu ittifakta İYİ Parti mevcut potansiyelinin üzerinde inisiyatif alma çabası içerisinde.

Son haftalarda açığa çıkan tartışmalar ardına, CHP ve İYİ Parti, İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Adana gibi büyük şehirlerde CHP adaylarının, krize neden olan Balıkesir başta olmak üzere, Trabzon, Kocaeli, Denizli, Samsun gibi illerde ise İYİ Parti adaylarının destekleneceği bir formülasyonda uzlaştı.

HDP ise, başta hükümet güçleri olmak üzere ama elbette CHP ve İYİ Parti’nin de katkılarıyla, komplo teorileri ile maniple edilmeye, kriminalizasyon, yalnızlaştırma politikaları ve yeni operasyon dalgalarıyla çemberin dışına itilmeye, güçten düşürülmeye, tecrit edilmeye çalışılan “ortak düşman” konumunda yerel seçimlere giriyor.

HDP, bir yandan kayyum atanan belediyeleri geri alırken aynı zamanda batıda etki gücünü artırma ve çeşitli sol, demokrat, halkçı güçlerle demokrasi düzleminde yan yana gelme olanağını yaratmaya çabalıyor, yerel demokrasi konferansları ve buluşmaları düzenliyor.

Siyasal gündemin belirleyenleri

Yerel seçimlere giderken, siyasal gündeme oturan ana başlıklar, ittifak politikaları yanında, İstanbul başta olmak üzere, üç büyük kenti kimin alacağı ve yukarıda da işaret ettiğimiz üzere, kimlerin aday olacağı ve kimin listesinin nereden kazanacağı…

Nasıl bir yerel yönetim sorunundan ziyade aritmetik bir hesaplama ile sorunların etrafında dolanılan, esasa çok da ilişilmeyen bir seçim süreci ile karşı karşıyayız yine.

O arada çıkarılan yasal düzenlemeler, uygulamalar, bütçe görüşmeleri, ekonomi sorunu ise magazinel alelade gündemler olarak geçiştirilebiliyor, çoğu zaman toplum, kendi yapısı, kurumları, işleyişi, yaşayışı ile alakalı esasa ilişkin çoğu yasadan, düzenlemeden haberdar bile olamıyor.

Yapılan değişikler çoğunlukla yönetenler cephesi üzerinden, yönetenler arasında tartışılageliyor, yönetilenler de verili gündeme kanalize ediliyor.

Vatandaşın asli görevi seçim zamanlarında sandığa gidip oy kullanma üzerinden belirleniyor, üstelik kendi oyunun akıbetini denetlemesi bile devlet şiddetiyle yasaklanıyor.

O arada, başta meclis sahası olmak üzere mütemadiyen parmak sallanarak halka had bildiriliyor.

Temsili demokrasi sarsılıyor

Temsili demokrasi kendi sınırlarına çoktan gelip dayandı.

Seçen ile seçilen arasında, gerçek ve bağlayıcı bir temsil ilişkisi, denetleyici bir mekanizma yok.

Halk, sandığa oyunu attıktan sonraki süreçte çemberin dışında, hatta sandıktaki oyu da geldiğimiz noktada geçersizleştirilmeye çalışılıyor.

İlköğretim de dâhil ders müfredatında okutulan vatandaşlık/yurttaşlık derslerinde yurttaşın kim olduğu ve yurttaşlık görevleri işlenir.

Bu görevlerin başında seçme ve seçilme hakkını kullanmak, vergi vermek, yasaların gerektirdiği kuralları kabul etmek ve uymak, askere gitmek vs. vardır.

Müfredata uygun olarak, o dersi yıllarca görür hatta sınava girer, o vatandaşlık görevlerini de A’dan Z’ye ezberleriz.

Peki, ama yurttaşın görevi ezberletilen kurallarla mı sınırlı?

Yurttaşın bilinçli yaşama, yaşadığı topluma müdahalesi hep başka bir yerin, başka birinin ya da kurumun görevi mi olacak? Ya da şimdi olduğu gibi, halkın sorunları bilinmeyen bir yerlere bilinmeyen bir zamana mı havale edilecek?

Temel sorunlarımızı nerede, kiminle hangi hukukla tartışacağız ve çözüme kavuşturacağız?

Öyle ya, aslına bakarsanız bugün uzun erimli politikalarla sersemletilen yurttaşların bir kısmı da kendi halini, ahvalini yukarıda bir yerlerde birilerine teslim etmiş durumda, öyle değil mi?

Politikanın “politikacılara” bırakıldığı, herkesi, toplumun her bireyini bağlayan sorunların belli bir zümreye havale edildiği otoriteryan ve nobran bir iktidar gerçekliğini ve yarattığı sonuçları yaşamıyor muyuz?

Kendi sofrasına, işine, aşına, ekmeğine, evine, parkına, okuluna, sağlık ocağına, yani kendi yaşayışına, yaşama biçimine, geleceğine, yarınına dair muazzam bir yabancılaşma hali yukarıdan aşağı dikte edilerek yaratılmaya çalışılıyor.

Oyumuzun, vergimizin, faturamızın, kiramızın, yapılan yolun, istasyonun, sokak lambasının, ışıklandırmanın ya da çocuklarımızın oyun bahçesinin neyle, nasıl, kimin için yapıldığının hesabını kitabını takibini kaç yurttaş hangi mekanizma ile yapabiliyor?

Kazandığımız paranın, maaşın, ödediğimizin kiranın, faturanın vergi giderlerine ya da nereye, nasıl gittiğine dair denetimini hangi yönetim ile nasıl ve ne vakit yapabiliyoruz?

Yerel Meclisler 

Yerel yönetimlerde, toplumdaki her bireyi adeta bir müşteri olarak gören, kamusal ve sosyal alanda her şeyi metalaştıran, kentsel yaşamı rejimin ve sermayenin çıkarlarına göre organize eden, insanı doğadan ve yaşamın dinamiklerinden uzaklaştıran, yönetimde toplumsal katılımı ve denetimi yok sayan, gündelik yaşamın sorunlarını maniple eden, yurttaşı nesne haline getiren bir yönetme-yönetilme tablosunu yaşıyoruz.

Yerel yönetimlerin, merkezi politikaların bir minyatürüne, yerel rantın paylaşım merkezlerine dönüştüğünü görüyoruz.

Bir de üstüne, bugün artık yerel yönetim bütçeleri Cumhurbaşkanlığı kararı ile hazineye bağlanıyor, yereller muhtarlıklar ve belediye meclisleri üzerinden sarayın belirleyici olacağı şekilde sıkıştırılıyor.

Evet, yerel yönetimlerin yetkilerini gasp ederek merkezileştiren ve toplumsal alanı daha da etkisizleştiren bağlayıcı kararlar alınarak giriliyor yerel seçimlere.

Tablo böyleyken, yerel seçimleri bir fırsata dönüştürebilir miyiz?

Evet, pekâlâ da dönüştürebiliriz.

Yerel yönetimler, demokratik-halkçı bir yönetim anlayışı ile ranta dayalı belediyecilik sistemine karşı, yerel meclisler eliyle halkın haklarının ve taleplerinin konuşulup tartışılacağı, karara bağlanıp çözüme kavuşturulacağı bir mekanizmaya dönüştürebilir.

Nasıl bir yerel yönetime ihtiyaç duyduğumuzun dile getirebiliriz.

Nasıl bir mahalle, nasıl bir ilçe ya da il, nasıl bir toplum ve yaşam konusunu tartışacağımız, herkesin nasıl söz ve yetki sahibi olabileceğini tartışacağımız yerel meclisler-mahalle meclisleri buluşmalarıyla başlayabiliriz işe.

Temsili demokrasinin zuhur ediş biçimlerine, yani yereldeki siyasi partilerin, yapıların, kurumların yerel temsilcilerinden oluşan temsili bir düzleme hapsolmadan ve seçim sürecini hangi adayın kimin listesinden kazanacağı gündemine indirgemeden kendimizi var edebiliriz.

Bunun için de mevcut ve alışılagelmiş olana alternatif bir perspektif ve program oluşturabilecek bir inşa sürecine ihtiyacımız var.

Toplumun biriken sorunlarının, yerelin en acil talepleri etrafında ve en geniş yelpazeye yayılarak kapsayıcı ve birleştirici bir söyleme kavuşması gerekiyor.

Kadınların, gençlerin, yaşlıların, çocukların engellilerin ve aslında yerelde yaşayan her bireyin kendi var olma biçimi, ihtiyaçları ve talepleriyle aynı masada buluşacağı ortak bir zemine ve hukuka ihtiyacımız var.

Bugün sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada temsili demokrasiler sarsılıyor. Yerel yönetim anlayışı krizde.

Adeta bir demokrasi müsameresine dönüşen bürokratik, yukarıdan aşağıya kastlaşmış ve katılaşmış şimdiki yerel yönetim sistematiği, tam tersi yönden yapılacak halkçı-demokratik bir müdahaleyle toplumsallaşmaya, halkın katılımı ve denetimi ile yeni bir kurucu iradeyle halklaşmaya muhtaç.

Yerel yönetimler, mevcut koltuklara yeniden aynı anlayışla oturacak, aynı teraneyi okuyacak yeni isimleri değil, halkın dağ olan sorunlarına kendisinin çare olacağı gerçek sahiplerini bekliyor.

(1) Merkeziyetçi Osmanlı devlet sınıfları geleneğinin, merkeziyetçiliği tehdit edebilecek herhangi bir iradeden ya da hareketlenmeden ödü koptuğunu belirtmek gerekir. Şehremini sözcüğü etimolojik olarak ‘şehrin emini’ yani şehrin güvenilir kişisi anlamına gelmektedir. Bu kişiler Tanzimat dönemine kadar saray işlerini yürüten bir makamda görev yapsalar da, Tanzimat’tan sonra mahalli idarenin başına atanmışlardır. Böylece görevlerini merkezin otoritesini sağlama alacak ‘güvenilir kişiler’ olarak devam ettirmişlerdir.

Leave a comment

Your email address will not be published.


*