Yerkürede isyanlar ve hegemonya krizi – Max Zirngast

Kapitalist sistem çoklu kriz ortamında debeleniyor, siyasi alanda dünya çapında uçlaşma eğilimleri güç kazanıp statükoyu derin bir krize sokuyor.

Tarihte her geçiş döneminde olduğu gibi, bugün de mevcut geçiş döneminde canavarlar kol geziyor. Bu canavarların pek çok çeşidi var, kimileri dışsal görünüş itibariyle de canavara benziyorlar, tıpkı ABD Başkanı gibi.

Sağın yükselişi, otoriter kriz yönetimi, askeri darbeler, faşist ya da en azından faşizan siyasi aktörlerin yanı sıra ekonomik eşitsizlik, yoksullaşma, ırkçılık, toplumsal çürüme, özellikle kadınlara, çocuklara ve azınlıklara yönelik şiddet ve ekolojik yıkım dünya çapında çoğalıp yayılıyor.

Şimdi ise, 2019 güz döneminde bütün yerküreyi sarsan bir isyan dalgasına tanıklık ediyoruz.

 İsyan dalgasının ekonomi politiği

İsyanların önemli benzerliklerinden bir tanesi, hatta en kritik olanı, çoğu zaman gündelik hayatın ekonomik meselelerinden patlak vermeleri ya da bu minvalde olan taleplerin hızlıca ön plana çıkması idi. Şili protestoları toplu ulaşım ücretlerine görece küçük bir zam yapılması üzerine başladı. Lübnan ve Irak’ta yolsuzluğun yanı sıra, işsizlik de kritik öneme sahip. Ekvador’daki direniş akaryakıta uygulanan devlet desteğinin kaldırılması sonucu hızlıca yayıldı.

Öte yandan Arjantin’de bir önceki seçimleri kazanan ve seçim başarısı Latin Amerika’da neoliberal sağın önemli bir zaferi olarak görülen Macri’nin politikaları tamamen iflas etti ve Macri 2019 seçimlerinde Peronist blok tarafından yenilgiyi uğratıldı.

IMF’nin bir raporuna göre küresel büyüme oranı bu sene yüzde3 civarında olacak. Bu, 2008-9 yıllarından sonraki en düşük seviye. Ayrıca IMF özellikle üretim alanında düşük aktivite kaydediyor. Credit Suisse’in küresel zenginlik raporu ise, en zengin yüzde 1’in bütün küresel servetin yüzde 45’ine, en zengin yüzde 10’luk kesimin ise küresel servetin yüzde 82’sine sahip olduğunu yazdı.

Hegemonya savaşları

Dünya sistemi açısından bir hegemonya krizinden ve git gide açık bir şekilde yürütülmekte olan hegemonya savaşlarından söz etmek mümkün. ABD hegemonyasının krizi ve ABD devletinde ortaya çıkan çatlaklar ve farklı fraksiyonlar değişen güç dengelerin sebebidir. ABD’nin özellikle ekonomik anlamda en büyük rakibi artık açık arayla Çin. 2017 Küresel GSYİH’de Çin’in payı yüzde 23,1 olarak, ABD’ninki ise yüzde 19,5 olarak kaydedildi.

Fakat salt üretim gücü tek başına dünya sisteminde liderlik anlamına gelmez ve ABD hala birçok önemli alanda (finans, teknoloji, asker-silah) önde gelen güç.

ABD hala en güçlü emperyalist ülke olsa da güç dengeleri aleyhine değişiyor ve Trump başkanlığında yürütülen politikalar bu eğilimi tersine döndürmeyi hedefleyerek yapılıyor. ABD-Çin ticaret savaşının arkasında böyle bir tablo var.

Latin Amerika’da devrim ve karşı devrim

İsyan dalgasının ve toplumsal çatışmanın odak noktalarından bir tanesi Latin Amerika idi. Son aylar ve özellikle haftalarda neredeyse bütün kıtada tarihin akışı olağanüstü derecede hızlandı. Haiti’nin uzun süren ve çözülmeyen hegemonya krizi, Kolombiya’da sekteye uğrayan barış süreci, Venezüella’nın senelerce süren çoklu krizi ve Arjantin’de neoliberal-sağcı Macri’nin seçimi Peronist güç odağına karşı kaybetmesi…

Ekvador’da yerli halkın ve yoksullar tarafından “solcu” olarak seçilmiş olan Lenin Moreno hükümetine ve uygulanmak istenen kemer sıkma politikasına/IMF programına karşı direnişe geçmesi, sosyal demokrat eski Brezilya Başkanı Lula’nın hapisten çıkması, Bolivya’da Evo Morales’in seçimleri yüzde 10 farkla kazanmasına rağmen aşırı sağcı, gerici bir darbeyle devrilmesi…

Gerçek anlamda büyük altüst oluşlara gebe bir dönemden geçiyoruz.

Ve elbette ki, bu süreç bitmiş değil. Ne var ki, bu olağanüstü ve devam eden süreç ancak tarihsel çerçevede anlam kazanıyor.

 “Pembe Dalga”nın yükselişi ve inişi

Kısaca özetlersek, Venezüella öncülüğünde 1990’ların sonu itibariyle Latin Amerika’da sol-sosyal demokrat hareketler ve partiler ivme kazanıp, iktidara gelmeye başladı. 2000’lerin başında bu “pembe dalga” başarılı olabildi.

Konjonktür uygun, hammadde fiyatları yüksek idi. 2007/8 krizi ile birlikte de Latin Amerika’da hemen bir düşüş olmadı, çünkü ağırlıklı olarak hammadde ihraç eden kıta daha çok dünya konjonktürün motoru olan ve muazzam derecede hammadde ihtiyacı olan Çin ekonomisinin dalgalarına bağlıydı.

2012 itibariyle bütün kıta ekonomisi yavaşladı. Ülkeler arasında önemli farkları gözetmeden, 2012’den bu yana kıtanın yıllık büyüme oranları şu yönde: 2.8 (2012), 2.9 (2013), 1.2 (2014), -0.2 (2015), -1.0 (2016), 1.3 (2017), 0.9 (2018).

Bu gidişatta sol-sosyal demokrat da olsa, sağcı da olsa bütün hükümetler bir tür kemer sıkma politikası uygulamak zorunda kaldı. Olup bitenlerden dolayı Latin Amerika sağı ve özellikle ABD cesaretlenip saldırıya geçti. Birçok yerde açık ve kapalı darbe girişimine ya da seçimlerde sağ zaferlere tanık olduk. Trump başkanlığında karşı devrimci güçler ve destekçileri daha fazla azgınlaşıp saldırganlaştı.

“Neoliberalizm bir daha asla!”

Ne var ki, “pembe dalga” söndü söneceği ve karşı devrimci güçlerin döneminin başlayacağı tahmin edildiyse de, 2019 güz isyanları ve seçimleri bu dönüşümün bu kadar basit ve net olmadığını gösterdi.

Mevcut isyanların sloganı “Neoliberalizm bir daha asla!” olmuştur. Şili bu bağlamda olağanüstü simgesel önem taşıyor. 1973’te seçilmiş sosyalist Allende hükümetine karşın askeri darbe ile iktidara gelen Pinochet rejimi altında Şili bir laboratuara dönüştürüldü. ABD emperyalizminin isteği ve desteğiyle şiddet ve baskıyla neoliberal politikalar uygulandı ve Şili kıtada bu politikanın levhası olarak kurgulandı. Zaman içinde Şili Latin Amerika’nın “en zengin” ülkesi oldu, fakat aynı zamanda en eşitsiz ülkeydi. Yaratılan bu imaja karşı birkaç sene önce de güçlü bir öğrenci hareketi sokağa çıktı, ama Şili’yi neoliberalizmin ellerinden almayı başaramadı.

Mevcut devlet başkanı, sağcı milyoner Pinera bu imajı sürdürmeye çalıştı. Ekvador’daki olaylara benzeyen bir şey Şili’de mümkün değildir dedi. Ve ama bir süre sonra ülke yanıyordu.

Latin Amerika ‘da solun açmazları

Bütün farkları ve özgünlükleri bir yana, sol-sosyal demokrat siyasetin kıtada kimi sorunları ve açmazları ortaktır. Başta, ekonomik açıdan devletçi kalkınma modelinin ötesine geçemediler. Hammadde ihracatı üzerine dışa bağımlık azaltılmadı, yerel elitlere pek dokunulmadı.

Bunun bir başka göstergesi zaten bu elitlerin halen Venezüella ya da Bolivya’da bile darbe yapma kapasitesine sahip olmaları.

Ekonomik durum kötüye giderken, radikalleşme yerine sol-sosyal demokrat hükümetler genel olarak elitlerle ve emperyalizm ile kısmen anlaştılar, kemer sıkma politikaları uygulamaya başladılar. Bu yüzden de seçimleri kaybedip, darbe girişimlerine karşı çoğu zaman etkin bir halk mobilizasyonu yaratamadılar.

Fakat son aylarda kıta yeni bir döneme girdi ve sınıf savaşlarının çoğalan ve şiddetlenen yeni bir döngüsü başladı. Latin Amerika’nın geleceği toplumsal mücadelelerin sonucunda ortaya çıkacak.

Devrimci olasılıkların canlanması

Hiç kuşkusuz, yerküreye yayılan isyan dalgasını incelerken, her toplumsal formasyonun ve tarihsel çerçevenin özgün bir karakteri olduğunu ve bundan dolayı isyanların da özgün olduğunu vurgulamak şart.

Hong Kong’daki protestolar ya da Katalonya’da bağımsızlık uğruna devam eden mücadele Latin Amerika’daki devrim-karşı devrim döngüsüyle ya da Orta Doğu’nun ayaklanmalarıyla eş tutulamaz. Her durumun sınıf ilişkileri ve toplumsal aktörleri tarihsel bağlamında detaylı bir tahlil gerektiriyor.

Buna rağmen, isyanların kimi ortak noktaları ve benzerliklerini görebiliyoruz. Ve bu benzerliklerden de önümüzdeki dönemin devrimci olasılıklarını ve dinamik toplumsal güçlerini daha iyi anlayabiliriz.

Çoklu kriz döneminin çocukları

İsyanların ön cephesinde gençler ve kadınlar var. Sadece son haftalarda gördüğümüz şiddetli patlamalara bakmamak gerek. Çağımızın önde gelen protesto dinamiği kadın hareketidir ve hareket, yeniden üretim boyutunu gündeme getirerek kadın grevi taktiğiyle dünya çapında ivme kazanmış durumda. Her geçen yıl, 25 Kasım ve 8 Mart’ta daha fazla ülkede, daha coşkulu geçiyor. Diğer önemli dinamik ise, gençlerin öncülüğündeki iklim/ekoloji hareketidir.

Mevcut isyan dalgasının ana taşıyıcıları, 2007/8 itibariyle kriz yıllarında büyüyüp siyasi anlamda yetkinleşmiş insanlar. O kriz yıllarının getirdiği umut kaybı ve tahayyülsüzlük bugün dünya çapında gençler tarafından artık kabul edilmiyor. Neoliberalizmin simgesi olan Margaret Thatcher’in o ünlü sözü, “Alternatif yoktur!”u, kabul etmek istemeyen bir kuşak sahne alıyor. O kuşak ne de 1990’dan sonraki “özgür dünyanın zaferi” ve “tarihin sonu”nu ikna edici bulmuyor. Çünkü yaşadıkları gerçek bambaşka.

Yaratıcılık ve irade

Barikatlara çıkan genç kuşaklar arasında küresel protesto mizahı hızlıca yayılıyor. Çağdaş kapitalizm tarafından yaşamın bütün alanları ve boyutları kuşatma altındayken, yaşamın bütünlüğünde de direniş doğuyor.

Ekonomik sistemin krizi birçok yerde otoriter bir “kriz yönetimi”ni iktidara getirdi. Sermaye git gide şiddet ve baskıya dayanarak kontrolünü sağlamaya çalışıyor. O yüzden protestoların bir özelliği de, kitlelerin hem kapitalizme hem de otoriter rejim ve devletlere karşı büyük riskler alarak, kendi hayatlarını riske atarak sokağa çıkmalarıdır.

Bu dalganın sonuçlarını henüz bilmiyorsak da, muazzam bir potansiyelin ortaya çıktığı açık. Neoliberalizm krizle birlikte zombi şeklinde yaşamaya başladı. Fakat direnişler ve halkçı güçlerin örgütlü gücü artarsa, zombi yaşam da sona doğru yaklaşabilir.

Leave a comment

Your email address will not be published.


*