Yunanistan Halkının Muazzam Mücadelesi Yalnız Bırakıldı – Alp Kayserilioğlu

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Yunanistan’da olaylar hızla birbirini takip ediyor.

Savaşçı ve pes etmeyen Yunan halkı, 5 Temmuz’da güçlü bir performans sergiledi. Teknik olarak önemli bir referandum değildi: Troyka, 25 Haziran’da Yunan hükümetine ultimatom tarzında bir “reform programı” sunmuştu ve 30 Haziran’da biten mevcut kurtarma programından kalan 7,2 milyar €’nun verilmesi için bu program üzerinde anlaşılması gerekiyordu.

Hızlı tepki veren Çipras, hemen 26/27 Haziran gecesinde, kabul edilemeyecek koşullar dayatıldığı için Troyka’nın önerdiği reform programını halk oylamasına götüreceğini duyurmuş ve ortam birbirine girmişti. Ama tabii ki, referandumdan önce, 30 Haziran’da, kurtarma programı “sonlanmış” ve 7,2 milyar € da sönmüştü.

5 Temmuz referandumu, Troyka ile SYRİZA arasındaki müzakerenin tıkandığı için ve bir çıkış yolu olarak SYRİZA’nın tümüyle diz çökmesi hedeflenerek yapılmıştı.

SYRİZA, Troyka’nın 22 Haziran reform önerisini hemen kabul etseydi, hem tümüyle iflas etmiş olacak, hem de Troyka’nın istediği o reformları uygulayamayacaktı. Referandum ise, sonuçlarıyla SYRİZA’ya çıkış yolu açabilirdi.

Eğer Yunan halkı “evet” deyip Troyka’nın yıkıcı programını kabul etseydi, SYRİZA  kolayca sorumluluktan kurtulacaktı. Ama, eğer Yunan halkı “hayır” derse, sanki hala yetmemiş ve sanki Yunan halkı için bu yoldan artık hiç bir yere varılamadığı yeterince ispat edilmemiş gibi, yeni müzakereler için elini güçlendirecekti.

1.”OXİ!”

Sonuçlar herkesi sarstı: % 61 OXİ/HAYIR oyu kullanıldı,  Atina ve Selanik gibi Yunanistan’ın büyük şehirlerinin sokakları on binlerce isyankar insanla dolup taştı. Referandum, burjuva siyasetinin hesaplarının ötesine sıçrayarak, Yunan halkının muazzam öfkesini ve isyan dinamiğini örgütleyip bir kez daha açığa çıkarmış, güçlendirmişti.

% 61 “OXİ”, baskı, öfke, nefret ve acımasızca sömürülmeye karşı, halkın isyanıydı. Yalnız bırakılan, sermayenin kârı için son damla kanına kadar sömürülen ve bütün Avrupa finans-kapitalinin örgütlenmiş aygıtları ve siyasi elitleri tarafından nefret nesnesine dönüştürülen Yunan halkı, onca tehdide ve felaket senaryolarına rağmen pes etmedi ve kendisine dayatılan cehennem gibi bir yaşamı reddetti.

Kısaca hatırlayalım: 2008/09’dan beri Yunanistan’da gelirler ve emeklilik maaşları %40 civarı gerilemiş, kamusal sağlık sektörü darmadağın edilmiş, aşırı yoksulluk patlak vermiş ve su, elektrik ve sağlık servislerine erişemeyen haneler yüz binleri bulmuştu.

İşte, Yunan halkı, sermayenin yarattığı neo liberal cehenneme “OXİ” derken, kendi onuru ve yaşam hakkına “EVET” diyordu. Bu direniş, bütün Avrupa halklarına, onurlu ve toplumsal refah içinde yaşanacak bir yaşama giden yol için ışık tutuyordu.

2.Yunan halkı yalnız bırakıldı ve ihanet edildi

1-a) 5 Temmuz referandum süreci. Ama Yunan halkı, SYRİZA hükümeti ve bazı çok Avrupalı solcular tarafından da korkunç bir şekilde yalnız bırakıldı.

Korkaklık ve parlamenter kretinizm (yani, siyaseti, toplumsal antagonizmaların çatıştığı bir alan olarak değil, demokrat centilmenlerin bir tür sporu olarak görmek) yüzünden, SYRİZA, sermayenin diktatörlüğüne karşı halkı iktidarlaştırma görevinden kaçındı. Troyka ile bağları kopartma kararını dolaysız bir şekilde, halkın üstüne attı.

O halk ki, örgütlü finans-kapitalin bin bir aygıtının 7/24 süreklileşmiş propagandası ve tehditleriyle demoralize edilmeye çalışılmış, kendi öz örgütlenme biçimlerinde henüz iktidarlaşmamış ve SYRİZA tarafından da kesinlikle böyle bir yönde eğitilmemişti.

SYRİZA, o kadar “centilmen”di ki, referandumdan çıkabilecek olası bir “Evet” kararını, (yani Troyka’nın talan programı ve Yunan proletaryası için cehennem gibi bir yaşamın kabul edilmesini) bile, demokratik prosedürler ve her demokratik karara saygı gereği, kabul edeceğini duyurmuştu.

Ama, halkın çıkarlarını savunma iddiasını taşıyan hiçbir siyasal gücün, kendi dar kariyer çıkarları veya belki de kişisel yaşamlar tehdit altına girebilir korkusuyla, halkın düşmanlarıyla çatışmadan kaçınmak ve bütün bir halkı cehenneme teslim etmek gibi bir özgürlüğü yoktur.

Neticede, referandum, Yunan halkı tarafından, sadece burjuva-parlamenter düzenin bir ritüeli olarak değil, bütün direnişini, öfkesini ve baskılara, tehditlere, aşağılanmalara karşı tavrını sergileyip sokaklara dökülme imkanı olarak kullanıldı. Referandum sürecinde, halk, kendi öz çıkarlarını haykırdı ve iktidar olma isteğini açığa çıkardı.

Referandum kararı, aslında baştan yanlıştı ve SYRİZA’nın korkaklık ve kaçış arayışını ifade ediyordu. Ama, Yunan halkı o yanlışı devrimci bir hamleyle düzeltti.

Evet, halkın kendi öz örgütlenmelerinin olmadığı koşullarda bazen burjuva siyaset düzeninin referandum gibi ritüelleri bile, onu aşabilen dinamiklerin patlamasına yol açabiliyordu. Kısacası, Yunan halkı referandumda “Aşağılanmak yetti! Artık biz ve bizim çıkarlarımızın iktidar olması lazım!” dedi.

1-b) SYRİZA teslim oluyor. Syriza ise, referandumdan sonra ters takla atıp, Kouvelakis’in “absürd”[1] olarak nitelendirdiği, herkesin ağzı açık ve saşkınlık içinde kaldığı bir biçimde Troyka’ya pes etti.

8 Temmuz Çarşamba günü, Çipras ESM’ye üçüncü bir kredi/destek için başvurdu (ki, bu destek tahminlere göre €53,5 milyar civarında). Hemen sonra, 9 Temmuz Perşembe gecesi, yeni Maliye Bakanı Euklid Tsakalatos (Varufakis, Avro Grubunun öbür Maliye Bakanları ve Çipras’ın baskısı yüzünden geri çekilmeye zorlanmıştı[2]) Troyka’ya öyle bir önerge sundu ki, Troyka’nın önceki 8 milyar Euro bütçe kesintisi dayatmasının üstüne çıkılıyor ve 13 milyar Euro bütçe kesintisi öneriliyordu.[3]

Tsakalatos’un önerisi, aslında Troyka’nın bugüne kadar uygulanan halk düşmanı Memorandum’larının yeni bir versiyonu, özetleyerek aktarayım:

İlk olarak, 2015’den itibaren faiz dışı fazlanın %1, %2 (2016), %3 (2017) ve %3,5 (2018) olması planlanıyor. Yunanistan’ın ekonomisi çöküş halinde olduğu için, bunlar ancak muazzam bütçe kesintileriyle ulaşılabilecek olan rakamlar.

Mesela, birçok ürün için artık en yüksek KDV oranı %23 olacak, başka bir dizi üründe (özellikle Hotel ve Gastronomi sektöründe) ise, düşük KDV oranından, %13 olan orta KDV oranına yükseltilecek. Turistik adalar için, KDV muafiyeti ortadan kalkacak ve ayrıca, bazı ithal mallardaki KDV muafiyeti yine uygulanacak, ki özellikle Yunan sermayesi bunu istemişti! Bunlara ek olarak ve “sol” bir bakış açısından tek anlamlı olan, kurumlar vergisi, İMF’nin istediği gibi %28’e yükseltilecek, Syriza’nın asıl istediği %29’a değil; ayrıca, lüks vergisi %10’dan %13’e yükseltilecek, gemicilere taşıdıkları her ton başı %1 ekstra vergi uygulanacak ve bütün vergi muafiyetleri ortadan kaldırılacak. Hükümet, artırılan KDV oranlarıyla fazladan %1/GSYİH gelir planlıyor.

Onun dışında, ikinci olarak, tarıma mazot desteği kaldırılacak, düşük gelirliler için ısınma desteğine aday olabilenler “daha iyi belirlenecek” (burada da kesintilerin planlandığının üstü örtük ifadesi), sosyal yardımlar Dünya Bankası ile yeniden gözden geçirilip yıllık %0,5/GSYİH tasarruf uygulanacak. Eğer öngörülen mali dengelere (yani o muazzam faiz dışı fazla oranları) ulaşılmazsa, daha yüksek gelir ve emeklilik maaşı vergileri (ve %1 daha yüksek kurumlar vergisi) ön görülüyor.

Asıl, üçüncü olarak, Syriza, uzun aylardır tartışılan emeklilik sisteminde, Troyka’nın hemen bütün dayatmalarını kabul etti ve bunu, aslında herkesin, Çipras’ın da daha yeni yazdığı bir makalede belirttiği gibi[4], Yunanistan’ın emeklilik primlerinin zaten gayet düşük ve çoğu zaman yaşamaya zor yeten bir seviyede olduğunu bilmesine rağmen yaptılar. Emeklilik maaşı alma yaşı 2022’ye kadar 67’ye yükseltilecek, en düşük emeklilik maaşları için (yani yaşamı ancak minimumun altında tutabilen emeklilik maaşlarına!) yapılan ve EKAS olarak bilinen destek sistemi 2019’a kadar ortadan kaldırılacak, emeklililerin sağlık sistemine katkısı %4’den %6’ya yükseltilecek. Darmadağın edilmiş kamusal sağlık sistemine hakkında ise, hemen hiç bir şey bulamıyoruz.

Tsakalatos’un önergesinden sonraki gelişmeler öyleydi ki, ağızlar açık kaldı, insanların aklı durdu ve böyle bir şeyin gerçek olduğunu kimse inanamadı. Öyleydi ki, Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası dönemde Avrupa için bir ilk oldu diyebiliriz.

Normalde, emperyalist merkezlerdeki sermayenin lider fraksiyonları, ezilenlerin sistemle uyumu/onayı ezilenler tarafından parçalanmaya başladığı zamanlarda; kendi hegemonyalarını, ancak ezilenlerin bir takım çıkarlarını, her ne kadar parçalanmış ve yarım yamalak bir şekilde olsa da, sisteme entegre ederek sistemlerini yeniden stabilize etmeye çabalarlar. Ve zaten, uzun zamandır böyle yapıldığı içindir ki, emperyalist merkezlerde, kapitalist düzenin adil olduğu veya olabileceğine dair liberal inançlar ve sol içi liberal reformculuk/transformasyonculuk oluşmuş, güçlenmişti.

Troyka ise, böyle “inceliklere” hiç prim vermeden, tartışmasız ve mutlak bir zaferin peşindeydi. Almanya’nın çok özel baskısıyla, ama Fransız, İtalyan veya başka egemenlerin fiilen ve doğru düzgün karşı çıkmadığı koşullarda, SYRİZA’ya diz çöktürmek ve bunu, Yunanistan üzerine yarı sömürge-yarı diktatoryal bir rejim kurarak gerçekleştirmek hedefleniyordu.

Tabii ki, bir bakış açısından bu yönelim, sermaye açısından da çok tehlikeli bir hamle. Uzun vade açısından bakılırsa, kendi hegemonyalarını yeniden üretebilmeyi, fazlasıyla zor ve güç kullanmadan yarattıkları rıza üzerinden sistemlerini sürdürebilmeyi tehlikeye sokuyorlar. Sadece bu yüzden, Hollande, Renzi ve kısmen İMF, son zamanlarda gerildiler ve sözde eleştirel takıldılar. Ama birden Keynesci oldukları veya “artık neoliberalizm yürümüyor” diye düşündükleri için değil. Güç ve zor kullanılmadan oluşan rızanın parçalanması, otomatik bir şekilde antikapitalizm veya devrimciliğe de yol açar diye bir şey yok ki!

Kapitalizm, ki bunu Gramsci’den beri iyi biliyoruz, fazlasıyla güç ve zor kullanmadığı biçimlerde yaratılan rıza ile kendisini çok iyi yeniden üretebiliyor.  Ama, aynı kapitalizm, ki bunu da Bismarck, Mustafa Kemal ya da Mussolini ve Hitler’den beri çok iyi biliyoruz ki, kendisini gayet muazzam bir şekilde şiddet ve zor kullanarak elde ettiği rızayla da yeniden üretebiliyor. Hele ki kapitalizm, şu an olduğu gibi, onlarca senedir keskin bir saldırı ve zafer sürecinde olduğu, girdiği devasa krizin içinde bile her şeyi kendi lehine bükmek istediği, o kriz yüzünden istemeye de mecbur olduğu koşullarda, bunu böyle yapmaya, en azından denemeye çok açıktır.

Bu saldırı ve zafer sürecinin devam etmesi için, en önemli koşullarından biri, ona karşı hiç bir alternatifin muhtemel bile olamaması, her tarz küçük muhalefetin veya alternatifin hemen ortadan kaldırılmasıdır.

Demek istediğim, onca itiş-kakıştan sonra 12/13 Temmuz’da Avro bölgesinin liderleriyle varılan nihai anlaşma, Avrupa tarihinde Sovyetler’in çöküşünden beri görülmemiş bir diktatörlük, bir diz çöktürtmedir.

Önce bir soru; SYRİZA’ya dair son zamanda yazan bazı arkadaşlar, acaba Tsakalatos’un 9 Temmuz gecesi yayınladığı önergeyi ve onu yetersiz olarak gören 12/13 Temmuz anlaşmasını detaylı bir şekilde hiç okudular mı?

12/13 Temmuz anlaşması direkt belirtiyor ki “the Greek offer of reform measures needs to be seriously strengthened” (SN 4070/15, s. 3; özel vurgu benden, A.K.) – yani, Yunan tarafının reform önerileri yetersiz, çok daha derinleştirilmesi lazım. Yani, Tsakalatos’un 9 Temmuz’da önerdiği 13 milyar €’luk kesintiler dahi yetersiz!

12/13 Temmuz anlaşmasının içeriği de şu: 15 ve 22 Temmuz’a kadar Yunan hükümeti bir takım ön koşulları (farklı KDV oranların güçlü bir şekilde yükseltilmesi, emeklilik sisteminde büyük miktarda kesintiler, vs.) yerine getirmesi lazım ki, 3. bir yardım paketi/Memorandum için görüşmeler başlayabilsin.

Yani, hükümet bu ön koşullarını yerine getirip görüşmeler başlayacak, ama görüşmelerin sonunda 3. yardım paketi gerçekten çıkacak mı, o bile belli değil; sadece görüşmeler başlayacak, onun garantisi veriliyor!

Ondan sonra ama anlaşma ikinci bir dizi ön koşul sayıyor. Bu ön koşullar da, Yunan hükümetinin birinci ön koşulları yerine getirip görüşmelerin başlamasıyla beraber, sadece görüşmeler yol alabilsin diye yerine getirmesi gereken ön koşullar. Komedi gibi bir şey!

İkinci dizi ön koşullar inanılmaz: 50 milyar €’luk özelleştirmeleri gerçekleştiren bir fon kurulacak, bu fon Troyka tarafından denetlenecek ve gelirlerin çoğu Yunan devletinin borçlarını ödemeye ve Yunan bankaların re-kapitalizasyonuna gidecek. Emeklilik sistemlerinde daha da fazla kesintiler gelecek (nasıl mümkünse artık), henüz tümüyle liberalize edilmemiş (yani: henüz tümüyle soyguna uğramamış) sektörler (mühendislik ve turizmin bazı sektörleri) liberalize edilecek/piyasaya açılacak.

Emek piyasaları evet, reform edilecek, ama, buna çok özel vurgu yapılıyor, Memorandumlar öncesi pratiklere geri dönülmeyecek; yani, unutun doğru düzgün asgari ücretleri ve toplu sözleşmeleri (Yunanistan’da her branşın ulusal çapta toplu sözleşme zorunluluğu vardı bir zamanlar!). Evet, işçi sınıfının kazanılmış hakları, uçup gitti.

Ek olarak, Troyka, artık yine “kurumlar” yerine Troyka olarak adlandırılıyor ve Varufakis’in zamanında büyük bir zafer olarak kutladığı şey, yani Troyka bürokratlarının Yunanistan’da istedikleri zaman bakanlıkların içinde dolaşmalarının yasaklanması ve onlarla sadece Brüksel’de buluşulması da, tümüyle geri çevriliyor. Evet, Troyka bürokratları yine Atina’ya gidecek ve bütün bakanlıkların içinde istedikleri gibi hareket edecekler.

Bunlar yetmemiş gibi, bütün “önemli” olarak adlandırılan alanlarda hükümet, bir yasa önerisi veya taslağı, daha kamuoyuyla paylaşmadan ve daha parlamentoda fikir alıp-vererek tartıştırmadan önce, Troyka’ya sunup ondan onay alacak.

Durun, daha zirveye gelmedik, o şimdi geliyor: 20 Şubat anlaşmasından sonra yapılan ama Troyka tarafından 20 Şubat anlaşmasına aykırı olarak görülen her şey, yani aslında SYRİZA’nın arada yapabildiği 2-3 hamle de, geçersiz sayılacak. Ve tabii ki, borçlara kesinti olmayacak…

İşte, önce şöyle iyice ve derin bir nefes alıyoruz kendimize gelmek için. İnanılmaz gibi görülen şey gayet gerçek: 12/13 Temmuz anlaşmasıyla beraber, Yunanistan üzerine bir yarı diktatoryal (Troyka bütün merkezi karar mekanizmalarını kontrol ediyor) ve yarı sömürge (özelleştirme fonu ülkeyi soyuyor) rejimi kuruluyor ve Yunan işçi sınıfı cehenneme itiliyor.

3-Ne müzakeresi yahu…

Ne ki, SYRİZA’nın bu muazzam yenilgisi ve sanki birden bire ters takla atması, açıkçası, o kadar da sürpriz değil!

SYRİZA ile Troyka olarak bilinen (AB Komisyonu – İMF – Avrupa Merkez Bankası/AMB) arasında 5-6 aydır süren müzakere süreci – ki, düşmanla sürdürülen müzakere her zaman savaşın veya çatışmanın daha medeni bir biçimidir – SYRİZA’yı zaten halka ihanet edecek yerlere kadar sürüklemişti. Müzakere sürecinin neden büyük ihtimal ile böyle gelişeceğini, önceki bir yazımda[5] uzunca analiz etmiştim; ondan sonraki makalemde[6], detaylı bir şekilde Ocak ile Mayıs arasında müzakere sürecini inceleyip, SYRİZA’nın nasıl fiili güç dengeleri yüzünden adım adım gerilediğini detaylı olarak analiz etmiştim.

Burada sadece çok kısa bir özetini vermek istiyorum:

AB, Avrupa’nın emperyalist merkezleri liderliğinde ve sermayenin çıkarları doğrultusunda kurulan bir güç odağı. Bir yandan Dünya’daki öbür bloklara karşı (ABD, Rusya, Çin..) bir güç olarak; öbür taraftan Avrupa’nın egemen emperyalist sermayeleri, yani Alman, Fransız, İsviçreli vs. sermayelerin lehine; üçüncü olarak ise, emperyalist merkezlerin sermayelerinin liderliğinde Avrupa’nın çevre ülkelerinin sermayeleri için tasarlanan bir blok AB.

Sermaye, küresel krizin bir parçası olan AB ve özellikle AB’nin (çevre) devletlerinin krizini, bir olanak olarak görüp, (en azından 2. Dünya Savaşının sonundan) bu güne kadar görülmedik bir yapısal vahşetle işçi sınıfına saldırıyor. En vahşi deneyim alanı/laborotuvar ise, Yunanistan.

Ama Yunan halkı, işçi sınıfının liderliğinde muazzam bir direniş sergiliyor. Ülke yüzlerce miting ve onlarca büyük grev ve genel grev görüyor; o da yetmiyor, halk 3 hükümeti ve bir de teknokratlar hükümetini deviriyor. Yunanistan’ın modern tarihinde en önemli ve en fazla kitlesel destek gören partilerinden sosyal demokrat PASOK’u tarihin çöplüğüne atılıyor. Ve en sonunda, aynı halk, “Borçlar silinsin! Troyka’ya hayır! Memorandumlara hayır! Kemer sıkmaya hayır!” sloganlarıyla hedeflerini açıklayan SYRİZA’yı %36 civarı bir oyla hükümet yaptı.

Bu sloganlar ve istekler gayet doğruydu. Çünkü, kapitalizmin halkın üstündeki en yakıcı ve yıkıcı etkilerine dokunuyorlardı, onlara karşı halkı seferber edebilecek ve bu seferberlik içinde antikapitalist ve devrimci bir hattı güçlendirebilecek bir nitelik taşıyorlardı. Yunan komünist partisi/KKE’nin saf ve soyut “Sosyalist Devrim” propagandası ise, kimseyi seferber edemedi.

Ancak, SYRİZA’nın baştan beri büyük zaafları vardı ve onlar olayların gidişini belirlediler.

SYRİZA’nın içindeki egemen görüş, ekonomik krizin özünde, “üretim ilişkilerinin” özel bir şekilde örgütlenmesini değil, yanlış ve adil olmayan “bölüşüm ilişkilerini” gördü. Ayrıca, AB’yi, sınıf ilişkilerini sermayenin çıkarları doğrultusunda örgütleyen bir siyasi biçim olarak görmedi.

İşte, bu iki ana zaafına bağlı olarak SYRİZA, kendi “dar”-sol reformist amaçlarına (daha adil bölüşüm ilişkileri, daha fazla demokrasi, işçi sınıfın daha güçlü konumlanması) ulaşmayı bile beceremedi. O “dar” reformist hedefler için olsun, günümüzün koşulları ve güç dengelerinde en gerçekçi yol olan emekçilerin dinamiğini harekete geçirmeyi ve bu toplumsal hareketi de kendisine en uygun olacak meclis tipindeki örgütlenmelerde toplayarak alternatif bir iktidarın nüvelerini atmayı ve böylece oluşan güç alanını sermaye güçlerine dayatmayı hem beceremedi ve hem de zaten böyle bir hedefi de yoktu. O, burjuva parlamenter düzey içinde “ahlaki” ve “akıllı” bir şekilde müzakereler yürütmeyi yeterli gördü.

İşte, SYRİZA,  kendisine koyduğu o çok sınırlı amacı/amaçlara bile ancak emekçilerin gücüne sırtını dayayarak ve egemen sermaye güçleriyle antagonist bir ilişki içinde çatışarak ulaşabileceği gerçekliğine rağmen;  hükümet olduğundan beri bu gerçekliği görmeyen/göremeyen ya da göze alamayan bir konuma yerleştiği için kaybetti. Attığı her adımda, bu olayın/yaşanan gerilimli sürecin tümüyle antagonist olduğunu bilen öbür taraf/sermaye güçleri tarafından geri çekilmeye doğru itildi. Her seferinde de geri adım atmak zorunda kaldı. Ta ki, ülkesini ve halkını sömürgeleştirdiği son anlaşmaya kadar.

Kısacası, yaşadığımız son 6 ay bize şu meşhur “müzakerelerin” ne olduğunu iyice göstermiş oldu.

Evet, olayların akışını ya sermayenin örgütlü ve genel çıkarı ya da işçilerin ve halkın çıkarı belirler. Oluşan “melez” sonuçlarda da, hangi tarafın ağır basacağı önemlidir.

Bu toplumsal gerçeklik, hele Yunanistan’ın günümüzdeki gerçekliği gibi kritik momentlerde, üstündeki bütün örtüleri atarak kendisini en açık biçimde dayatır.

Sen bu mücadeleyi kendi çıplak gerçekliği içinde görmeyip de ona göre davranmazsan, onun yerine “yaratıcı muğlaklık” ve “centilmenlik” oyunlarına girersen; hiç de öyle olmadığı halde, inanılmaz bir ahmaklık içine düşüp karşı/sermaye tarafının saf pratik akıl ve insanlık ideası tarafından yönetildiğine inanırsan, akıl ve idealar üzerine kurduğun söylemlerle “onurlu bir anlaşma” hedeflersen – işte o zaman, kendi çıkarları doğrultusundaki buz gibi rasyonelleri gayet bilinçli bir şekilde sana dayatan sermaye, seni ve senin şahsında Yunan halkını ezip geçer.

Ki, SYRİZA’ya aynen bu oldu. Onca kuru gürültüden sonra, Haziran sonunda, net biçimde diz çöktü ve Troyka’nın neoliberal ve işçi sınıfı düşmanı program önerilerini hemen tümüyle kabul etti.  Ama o diz çökme bile, kendisini Olimpos’da uçan tanrılar gibi zanneden ve rakibinin acizliğini gören sermaye ve siyasi eliti tarafından reddedildi.

Nereye baksa köşeye sıkıştığını gören Çipras ise – Troyka’nın önerilerini tümüyle kabul etse düşecek, kabul etmese Yunanistan iflas edecek –, karar anından kaçtı ve sorumluluğu örgütsüz  halkın üstüne attı. Üstelik, adeta “son saniyede” yaptığı ve Troyka’nın önerilerine daha da fazla taviz veren önerilerle, eğer bunlar kabul edilirse referandumu iptal edebileceğini de ekleyerek, korkaklığını, acizliğini ve ahmaklığını bir kez daha gösterdi.

4-OXİ’nin sonrasında yenilgiyi rasyonelleştirmek veya “solcu Thatchercilik”

Şunu görüyoruz ki, kendinizi “medeni ve centilmen” hayallerle süslenmiş söylemlerle ve halkın kitlesel ve meşru zorunu kullanmayan metotlarla sınırlarsanız, “daha iyi bir AB” ya da “daha iyi bir müzakere” bile mümkün değil.

AB ve İMF ile yapılan müzakerenin nesnel koşulları yüzünden, son altı ayda iki muhtemel sonuç şekillenmişti: Troyka’ya boyun eğip Yunan halkına ihanet etmek veya halkın örgütlülüğüne ve gücüne dayanarak bir kopuşa doğru hamle yapmak.

Sokakları dolduran halkın devasa %61 desteğinin muazzam öfkesine ve enerjisine sırtı dayayarak ve kitlesel bir seferberlik içinde, bütün yuvarlak masa müzakerelerini devirmek, borçları silmek, bankaları kamulaştırmak, ekonomi ve şirketler üzerine devlet kontrolü uygulamak ve AB veya İMF’yi ve onlarla beraber NAİ/EVET’i destekleyen Yunan İşadamları Derneğini, Yunan Sanayi ve Ticaret Odasını, Yunan Zanaatkarlar Odasını ve Yunan Turizm İşadamları Derneğini[7] iplememek gerekiyordu.

Evet, var olan somut koşullar ve güç dengeleri, sadece bu şekilde Yunan işçi sınıfının onurlu ve kendi denetiminde bir yaşamı yaşayabileceği gerçekliğini en çıplak haliyle dayatıyor.

Ama yenilgiyi tamamen veya nispeten rasyonelleştirip, başka alternatifin olmadığını savunan ve Yunanistan’ın Avro bölgesi ve AB’den çıkmasını sertçe eleştirenler ortalığı doldurdu. Özellikle Almanca ve İngilizce konuşulan ülkelerde gelişen ve Thomas Seibert, Leo Panitch, BLOCKUPY GOES ATHENS ve analyse&kritik gibi insanlar, yapılar ve dergilerde gelişen bu “solcu Thatchercilik” (“There is no alternatif”/TİNA, alternatif yoktur, tek yol budur, vs.) üstelik ağır bir Avrupai sosyal şovenizme de dönüşmeye başladı. Bu akımlara dönük bir eleştirim Almancada yayınlandı.[8]

İşte, bu “solcu Thatchercilik” Türkiye’ye de yansıdı. Bu akımı, Türkiye’de Mustafa Sönmez[9], Ergin Yıldızoğlu[10]ve Gazi Çağlar[11] temsil ediyor.

Solu sadece çıkmaz yola iten, kendi halkçı-devrimci niteliğinden ve girişkenliğinden, komünist kimliğinden isteyerek veya istemeyerek arındıran, AB canavarı karşısında pes eden bu akımla hesaplaşmak gerekiyor. (Mustafa Sönmez, Ergin Yıldızoğlu ve Gazi Çağlar’dan alıntılar 9, 10 ve 11no’lu dip nottaki  makalelerinden yapılacak.)

1-a) Yenilgiyi rölative etmek. Bu “solcu Thatcherciliğin” ilk hamlesi, yukarda analiz ettiğim gibi mutlak bir yenilgi olarak görülmesi gerekilen 12/13 Temmuz anlaşmasını rölative etmekle/göreceli-belirsiz hale getirmekle başlıyor.

Bütün yukarıda saydığım gerçekliklere (yarı sömürge ve yarı diktatoryal bir rejim kurulmasına, işçi sınıfı için bir cehennem yaratılmasına) karşı, hala her şeyin açık olduğunu,  her şeyin belki de bambaşka olacağına dair yenilgi psikolojisinden ve belki de travmadan doğan rölativizasyonlar devreye giriyor.

Oysa, Tsakalatos’un 9 Temmuz önerileri ve Avro liderleriyle imzalanan 12/13 Temmuz anlaşması o kadar net ki, aslında tartışılacak hiç bir şey yok, açık kalan hiç bir madde yok. Kardeşim siz profesyonel emperyalist liderlerle imzalanan bir anlaşmadan bahsediyorsunuz! Bu adamlar ve kadınlar sizce herhangi bir şeyi açık bırakırlar mı?

Mustafa Sönmez, 12/13 Temmuz anlaşması imzalandıktan sonra hala daha olasılıklar sayıyor:

“Peki ne yapıyor Çipras? Ara yolu deniyor. Teslim olmadan, pazarlıkla en az bedeli halka ödemek, reçetenin yükünü adil dağıtmak ve zamana yaymak, ülkeyi yeniden büyüyebilir duruma getirmek ve anomalileri sindirerek temizlemek, normalleştirmek… […] Vergide adalet, herkesten gücüne göre almaktır. SYRIZA bunu yapmaya çalışıyor. Harcamada, kimden keseceksiniz? Burada da sınıfsal öncelikler var. Asker-polis harcamasından mı, eğitim-sağlıktan mı? Bunların hepsini pazarlık masasına getiriyor Çipras; gözü kapalı, siz ne diyorsanız o doğrudur, demiyor.”

Ergin Yıldızoğlu, nereden çıkartabiliyorsa bilemiyorum, yeni bir tarihsel bloğun hala daha muhtemel olduğuna dair fantaziler kuruyor:

“Syriza’nın sınırlarını baştan saptamış, “ne kadar direnirse, ne koparırsa kâr”anlayışıyla desteklemiş, Syriza’yı iktidara getiren ortamda, “bir tarihsel blok oluşturma fırsatı yakalanabilir mi?” diye düşünmüş olanlar da var. Bu kesim için, süreç tamamlanmadı; beş aylık direnişin, pazarlıkların getirdiği dersler, kimi siyasi ideolojik kazanımlar da var. Bir “tarihsel blok” olasılığı ortadan kalkmış değil.”

Bu rölativizasyonlara denecek hiç bir şey yok. Yunanistan’da asıl olayın ne olduğunu yukarda 12/13 Temmuz anlaşmasını analiz ettiğimde çok net bir şekilde ortaya koymuştum. Mustafa Sönmez ve Ergin Yıldızoğlu yenilgiyi öyle bir hazmedememişler ki, paralel evrenden yazıyorlar gibiler. O paralel evrende, yarı sömürge ve yarı diktatoryal rejim koşulları altında bile her şey mümkün olabiliyor, ara yollara girilebiliniyor, hatta ve hatta yeni tarihsel blokların kurulma olasılıkları bile oluşuyor demek ki. Normal insanların içinde yaşadığı gerçek Yunanistan’da/gerçek evrende ise, işler böyle yürümüyor.

1-b) Gazi Çağlar veya efsanevi “güçler dengesi“. Yenilgi rölative edildikten sonra, ne kadar rölative olursa olsun bir yenilgi olarak sırıtıp kalan bu olay/Yunanistan gerçekliği, bu sefer de mutlaklaştırılıyor ve başka bir seçeneğin olmadığı savunuluyor.

Kapitalizmin yeniden üretim devrelerini, hepimizi ezik halde tutan ve hepimizi aşan mutlak yasalar olarak gören bu zihniyet, zamanında bütün gerçekliklere karşı Ekim devrimini “at sürmeyi bilmeden ata binilmez” sözleriyle süsleyen pozitivist-mekanist zihniyetinin en yeni biçimidir.

Ama Ekim devriminden de biliyoruz ki, yukardakiler hegemonik bir kriz içinde ve alttakiler kitlesel bir saldırı hareketinde olduğu çok ender olan bir tarihsel momentumda, kapitalizmin o mutlak ve değişmeyen gibi görünen “demirden” yasaları, işçilerin kitlesel ve örgütlü dinamiği ile zorlanınca birden altüst oluyor. Ve üstelik, “Beyazların” karşı-devrimine, emperyalistlerin müdahalesine ve 6 sene süren iç savaşa rağmen devrim ilerliyor, dünyada o güne kadar görünmeyen bir ekonomik kalkınma ve kitlelerin yaşam koşullarında muazzam ilerlemeler başarabiliniyor. Bu gerçeklikleri, nedense herkes unutmuş gibi.[12]

Tam tersine, ortalıkta garip bir “güçler dengesi” muhabbeti var. Amerika’da Leo Panitch, Almanya’da Thomas Seibert, Türkiye’de ise Gazi Çağlar mesela şöyle diyor: “Syriza’yı “hain” ilan etmek, Yunanistan’da toplumsal muhalefetin gücünü, örgütlülük düzeyini, Yunan halkının bilinç seviyesini, güçler dengesini, özetle sol bir iktidarın subjektif koşullarını alabildiğine abartmaktan kaynaklanıyor.”

Ne ilginç ve ne “sihirli” bir şeymiş bu güçler dengesi! 90 çözülüşü sonrasındaki ağır yenilgi yıllarında çarpılmış bilinçler tarafından olmadığı biçimlere sokularak ve nedense hep de halk güçlerinin hamle yapma momentlerinde önümüze çıkıyor ve hep “kusura bakma kardeşim, hiç şansın yok” diyor.

Yunanistan’da, 2009’dan beri, Volkan Yaraşır’ın vurguladığı gibi[13], 63 büyük grev ve 26 genel grevin gerçekleşmesi, halkın yığınlar halinde sokakta direnmesi, önüne çıkarılan türlü-çeşitli hükümetleri devirip, modern Yunanistan tarihinin en önemli partilerinden sosyal demokrat PASOK’u tarihin bir köşesine itmesi ve asıl en önemlisi, 5 Temmuz’da, Avrupa’nın bütün örgütlü finans oligarşinin baskıları ve tehditlerine rağmen muazzam bir şekilde HAYIR deyip yüz binler halinde sokağa dökülmesi gerçek değil mi ve sizin şu güçler dengenizi hiç mi değiştirmiyor?

Halkın gerçek yıkıcı gücü ve muazzam direniş potansiyeli herkes için bu kadar net ve açık bir şekilde sergilenirken, affedersiniz ama daha neyi bekleyelim?

Hangi “güç dengelerini” bekleyelim daha? Bundan daha iyi “güçler dengesi” olabileceğine mi inanıyorsunuz gerçekten?

Yani, herkesin Marx, Engels, Lenin ve Gramsci’yi okuyup anlayarak aynı anda koordineli biçimde ayaklanıp anında sistemi devireceği güç dengelerini mi bekleyelim? Onu bırakın, asıl şimdi, saldırıya geçmediğimiz için, “güçler dengesi”nin bizim bakış açımızdan devasa bir şekilde kötüleşeceğini göremiyor musunuz? (Bu noktayı Ergin Yıldızoğlu’nun Polyannacılığını tartıştığımda değineceğim).

Gerçeklik, çok daha karmaşık. Kitlesel hareketler görünüşte sanki kendiliğinden/ spontan, ama esasen yapısal nedenlerden, kötüleşen yaşam koşullarına veya potansiyellerine karşı bir tepki olarak gelişir, yine sönümlenebilir de. Kitlesel hareketler, güç, bilinç ve örgütlülük kertelerinde apayrı öğelerden oluşur; örgütlülüğün gücü ve kapasitesi, biriktirilmiş (ve tabii ki yine kaybedilebilinen!) tecrübeler, o farklı öğelerin birbiriyle girdiği ilişki ve kitlesel hareketin ve mücadelenin gidişatı, bir kitlesel hareketin ne kadar spontan, ne kadar örgütlü, ne kadar amaç endeksli ve uzun vadeli olduğunu belirler.

Burjuva toplumlarında ise normal olan, kapitalist güncel yaşamın baskıları, elitist ve toplumdan nispeten bağımsız siyasi arenası yüzünden, halkın büyük katmanlarının çıkarlarını sistematik ve rasyonel bir şekilde ifade etmesinin engellenmesi ve asıl olarak, halkın kendi çıkarlarını gerçekliğe büründürmek için gereksindiği güç ve iktidardanyoksun bırakılmasıdır.

Onun içindir ki, halkın kitlesel mücadelesi kendisini çoğu zaman spontan, belirsiz, parçalanmış, net olmadan ve örgütsüz bir şekilde ifade eder. Ama, yaşam koşullarının kötüleşmesine karşı tepki veya ifade olarak gelişen her kitlesel halk hareketi, halkın içinde bir potansiyel olarak var olan ve “normal” zamanlarda yokmuş gibi gözüken, muazzam ve ileri adımlara hazır bir dinamiği herkesin gözünün içine sokar.

O dinamiğin içsel bir potansiyel olarak taşıdığı yıkıcı ve yaratıcı güç, sadece henüz ona özgün biçimine bürünmediği, kendi dilini henüz tam olarak yaratamadığı için bütün engelleri süpürüp geçen bir fırtınaya bürünemeyebilir. Ancak emekçilerin kendi iktidarına özgü olan meclis veya meclis tipi örgütlenmelerde yaşamın bütün alanlarında iktidarlaşmasıyla beraber bu fırtına oluşabilir ve var olan düzenin temellerini giderek artan güçte sarsabilir.

İşte, “kendiliğinden” bile olsa, halk hareketlerinin içinde konumlanan örgütlü öğeler, en başta da komünistler, öncü hamleler yapmalıdırlar ki, hareket kendi potansiyel zenginliğini sonuna dek açabilsin, en zengin biçimlerine bürünecek biçimde etrafına saçılabilsin ve emekçilerin iktidarlaşmasının önünü açabilsin!

Kesinlikle yapmamaları gereken şey ise, halkın ve emekçilerin örgütsüzlüğü, iktidarsızlığı ve finans oligarşisinin muazzam ideolojik aygıtların ve tehditlerinin isyan halindeki halkta bile yüzeysel bir seviyede yarattığı kafa karışıklığı ve korkulara ve bu zeminde oluşan en geri öğelere takılıp kalıp onları mutlaklaştırmaktır. Komünistlerin asıl görevi, halkın hareketliliğinin sistemi zorladığı kritik momentlerde, mücadeleyi hep bir adım daha ileriye iterek öylesi zaafları ortadan kaldırmaktır.

Evet, Gazi Çağlar da çok doğru görüyor: SYRİZA, 5 ay boyunca halk kitlelerinde iktidarsızlıktan kaynaklanan bilinçsizliği, kafa karışıklığını ve örgütsüzlüğü, halkı iktidarlaştırarak ortadan kaldırmaya çabalamaktansa; halk dinamiğinin muazzam potansiyellerini dar parlamenter oyunlara sıkıştırdı ve halkın senelerdir sürdürdüğü ve sonunda SYRİZA’yı iktidara getiren devrimci dinamiğin potansiyellerini yeterince geliştirmedi. Yunan tarafına diz çöktürtmeyi amaçlayan 5 aylık müzakere sürecini, halkı AB’ye karşı seferber etmek için kullanmadı.

Bütün olup bitenlere rağmen, 5 Temmuz sürecinde, halk yığınlar halinde muazzam devrimci dinamiğinin aktüalitesini ve tam tersine daha da güçlenmiş potansiyellerini ortaya koydu.

Yunan halkı, finans kapitalist oligarşinin yarattığı kafa karışıklığı ve korkularına rağmen, senelerce direniş ve onlarca büyük grev sonrası 5 Temmuz sürecinde bir kez daha yüz binler halinde sokaklara çıktı. Yani, halkın kendi pratiği, sistemin yüzeyde yarattığı karmaşıklığı ve korkuyu aştı ve bütün Avrupa finans oligarşisinin tehditlerini hiçe sayıp, bütün duvarları delip geçmeye hazır olduğunu sergiledi.

Ve ama, “solcu Thatcheristler”, yine de, “Ama Yunan halkı Avro’dan ve AB’den çıkmak istemiyor“  diyerek, açık ki bu dinamiği kesinlikle kavrayamıyor ve güçlendiremiyorlar. Onlar, pozitivist-mekanist bir şekilde, sadece oligarşik medyanın kamuoyu araştırma anketleriyle – hatırlatayım, referandum öncesi aynı anketler en azından Almanya’da “EVET”‘in kazanacağını gösteriyordu – sergilediği “yüzeysel ve hiç hareket etmeyen gerçeklikler” duvarına öyle bakıp duruyorlar. Oysa, o duvarın arkasında ve içindeki fırtınayı görüp açığa çıkarmak gerekiyor.

Yunanistan’da şu an sosyalist devrim momenti olmasa da, egemenlerin hegemonyal krizini derinleştiren saldırılarını kitlesel düzeyde bir “OXİ” ile reddeden Yunan halkı, karşı saldırıya geçebilmenin tarihsel anını yaratmış ve bu sürecin içinde sosyalizmi inşa edebilen ilk adımlar atmaya hazır olduğunu ortaya koymuştu. Çünkü, Yunan halkı ve proletaryası için, son 6 aylık müzakere sürecinde de görüldüğü gibi, sert ve kitlesel bir tarzda müdahale edilmeyen bir kapitalizm ve AB içinde, artık kazanılacak hiç bir hak kalmadı.

Tarihsel anlar ise, sadece tarihsel anlardır ve asla zorunlu olarak seni sosyalizmin zaferine götüren bedava bilet değildir: ya kaptın tutacaksın ve inanılmaz çalkantılı ve belirsiz devrimci süreçlere gideceksin, belki de yenileceksin (bu işin garantisi yoktur!) ya da zaten devrimin parmağının ucunu bile bütün yaşamın boyunca göremeyeceksin!

Ancak Syriza’nın ihaneti sonucunda, örgütlü bir devrimci gücün var olan halkçı-devrimci dinamiği dinamite çevirme ihtimali şu an kalmadığı için, o tarihsel momentum ortadan kalktı. Bu tarihsel anı şu an var olan mevcut koşullarda (hegemonya krizi, sermayenin muazzam saldırısı, vs.) görememek, ona göre hamle yapamamak, SYRİZA’nın sonunu getirecek, Yunan işçi sınıfına cehennem gibi bir yaşamı dayatacak. Şayet, yeniden ayağa kalkılamazsa, genel olarak solun darmadağın olması ve aşırı sağın güçlenmesi gibi olasılıklar da devrededir.

Bu tarihsel karar günlerinde sürekli olarak “sorumluluklar”dan bahseden ve bununla var olan düzenin sınırlarını zorlayan hiç bir hamlenin yapılmamasını meşru kılmaya çalışan “solcular”, acaba ağır bir yenilgili sürece izin vermeyi mi “sorumluluklara sahip çıkmak” olarak görüyorlar?

1-c) Ergin Yıldızoğlu veya “Polyanacılık”. Bu gerçekliklere karşı Türkiye’de Ergin Yıldızoğlu bir adım daha atıyor ve “solcu Thatcherciliğe” bir miktar “Polyannacılık” katıyor: “Syriza’nın direnişi, yarattığı tartışma ortamı olmasaydı, Avrupa Birliği’nin, emperyalizmin ötesinde sömürgeci özellikler geliştirmeye başladığı, bu kadar geniş bir çevrenin dikkatini çekebilir miydi?”

Çekemezdi herhalde – de, çekti de n’oldu? Onun için, birdenbire Ergin Yıldızoğlu’nun “geniş bir çevre” olarak örnek verdiği mesela New York Times, Daily Telegraph veya Foreign Policy, sosyalist veya antikapitalist mi olacak?

O bir iki gazeteyi bırakın, biz ne kaplanlar gördük o “geniş cephe”den! Matteo Renzi’nin “Yeter artık!“’ları, Hollande’ın “acilen Yunanistan için bir yol bulmamız lazım”‘ları, Fransa’daki neoliberalizmin duayeni Macron’un “bu kadar da kemer sıkma ve borç olmaz”‘ları, hatta ve hatta ABD Maliye Bakanı Jack Lew ve Barack Obama’nın müdahale edip Yunanistan’la müzakerenin böyle ilerlememesi gerektiğini vurgulamaları – en sonunda neyi ifade etti? Hiçbir şeyi! Anlaşılmıyorsa bir kez daha vurgulayalım; hiçbir şeyi!

12/13 Temmuz’da imzalanan yarı sömürgeci, yarı diktatoryal anlaşmanın altında Hollande’ın ve Renzi’nin imzası yok mu? Hollande, 1 gün sonra televizyonda bu anlaşmayı hiç bir eleştiri dillendirmeden kutlamamış mıydı?

Gelelim öbür kağıttan kaplana, İMF’ye. İMF’nin “Yunanistan’ın borçları taşıyabileceğinden fazla, bu böyle olmaz” sözüne değinip “egemen blokta çatlaklar var!” haykırmak, bazı solcular arasında çok moda oldu.

Mesela Ergin Yıldızoğlu: “Nihayet, IMF de “safları” bozdu ve bir mektupla Yunanistan’ın borç ödeme koşullarında kapsamlı bir rahatlama sağlanmazsa anlaşmadan çekilebileceğini açıkladı” diye yazdı.

Yıldızoğlu,  İMF’nin bunu 2012’den beri[14] sürekli dillendirdiğini biliyor mu, bilemiyorum. Yunanistan’ın borçlarının kesilmesine 2 kez katkı sunan İMF – ki umarım “bazı” solcular bunu ve borç kesintilerine rağmen Yunan devletinin borç seviyesinin mutlak bakış açısından hemen hemen aynı kaldığını ve GSYİH’e oran olarak muazzam bir şekilde patladığını da unutmamışlardır –, bu borç kesintilerinden sonra 2013’de şunu da açık seçik ifade etmişti: “Yunanistan’ın borç seviyesini düşürmek, daha az reformlara yol açar. Büyük borç seviyesi, hükümete karşı onu harekete geçirmek için bir baskı aracı olarak görmek lazım.”[15] Olsun, siz iflah olmaz bir yenilgi psikolojisi içindeyseniz mutlak bir “Polyannacılık” zemininden bakarak, yine de İMF “saf bozdu!” diyebilirsiniz. Eh, o zaman kimse kusura bakmasın, bana da “Aman Tanrım!” demek düşer!

Ama onları bırakın, asıl kendi cephemize bakalım. Yunan halkı bu yenilgi yüzünden birdenbire radikalleşip devrimci mi olacak? SYRİZA’ya bize bu dersi öğrettiği için teşekkür mü edelim?

Gazi hocamız, buna gerçekten inanıyor mu emin değilim de, bu konuda şöyle yazmış: “Yunanistan emekçileri de diğer halklar da bu trajidelerden öğrene öğrene ilerleyecekler ve eninde sonunda kapitalizmi aşacaklar.” Ooo, ne güzel, biz yapamadık, ama Hegel’in Weltgeist‘ı yapar elbette, bir gün, inşallah!

O metafizik gün gelip de Weltgeist’ın bizim yerimize kararı ve mücadeleyi vereceği sonsuzluk bakış açısından değil de Yunanistan’daki somut ve gerçek insanların yaşamındaki daha kısa vadeli sonuçlar açısından bakarsak, şimdiki yenilgi sonrasında, toplumsal yaşam kesinlikle bambaşka ve berbat olacak. Evet, SYRİZA’nın yenilgisi Troyka’nın diktatörlüğünü kuracak, bütün sol güçler halk nezdinde itibar kaybına uğrayacak, halk demoralizasyona ve früstrasyonuna düşecek ve bunlar devrimci bir bilinçlenme için kesinlikle hiçbir katkıda bulunmayacak.

Çünkü, sadece kötüleşen koşullar yüzünden hiçbir zaman kendiliğinden devrimci bir bilinçlenme ve örgütlenme doğmaz. Öylesi bir gelişme, sadece kötüleşen koşulların içine öznenin müdahalesi ve mücadelelerle oluşabilir. Bu mücadeleler mutlak bir şekilde kaybedilip “sol” ortadan kalkarsa, ortalıkta sadece demoralizasyon, früstrasyon, kin, nefret ve felç olmuş sinirler kalır – yani faşistlerin en sevdiği ve en kolay güç kazanabildikleri ortam.

Ve daha az dramatik olan ama yine de çok ağır bir “trajediyi” örnek vermek gerekirse: zamanında Şili’nin hakikaten çok cesur bir başkanı, Allende, vardı ve elinde Kalaşnikofla askeri darbeye karşı savaşırken öldürülmüştü. Onun akıbeti herkese çok sert ve açık seçik bir şekilde göstermişti ki, emperyalizm ve içerdeki işbirlikçisi büyük sermaye ile demokratik bir sosyalizmin pek mümkün değil. Egemen sınıflar baştan itibaren bütün güçleriyle ve acımasızca o “demokratik” iktidarın üstüne saldıracaktır.

Peki, sonra ne oldu? Gerçek şu ki, bu trajedinin sonucu, devrimci bilinçlenme ve kapitalizmi aşmayı bırakın, Şili 40 senedir neoliberalizmin en sert biçimde geliştiği ve ABD’ye en iç içe olan bir şekilde sadakat gösteren ülkelerden birisi oldu. Eh, ama belki Yunanistan’da – 40 sene faşizm veya yarı sömürgeci bir neoliberalizmin sonunda belki, bir ihtimal, Hegel’in de yardımıyla, birileri devrim yapar! Neden olmasın?

Koşullar buyken, Gazi hocamızdan daha da absürdü geldi: “Syriza talan siyasetinin temel doğrultusunu kıramadı, ama önemli tavizler de elde etti. Yunanistan referandum öncesinden kat kat daha fazla borç aldı, her şeyden önce topluca borç ödemeye ayrılmak istenen özelleştirme gelirlerinin 15 milyara yakını ülkede kalabilecek ve yatırımlara ayrılabilecek. AB-İMF-EZB 225 milyar civarındaki borç garantilerini şimdi 83 milyar artırarak 300 milyar civarına çıkaracak.

5 Avrupa ülkesi parlamentosunun da onaylaması gereken bu karar, sonuç itibariyle Avrupa’da borçların giderek toplumsallaştırılması anlamını da taşıyor. Almanya ve destek aldığı ülkeler tam da bunu engellemek için çok uğraştılar, Yunanistan ile ilgili gerçekte son dönemlerde ettikleri tüm lafları yuttular. […] Emperyalist-kapitalist zincirin çıkarları, Almanya örneğindeki gibi burjuva partilerin de sözlerini yemelerini gerektirdi. Aslında şu an salt Syriza’yı kaybetmiş gibi göstermelerinin, tüm Avrupa medyasının Çipras’ı günah keçisi haline getirme çabalarının ardındaki panik, sahte bilgileri pompaladıkları kendi haklarından şamar yeme korkusudur.” vs. vs.

Hocamız kusurumuza bakmasın, ama kimse hiç bir zaman yeni bir “kurtarma paketini” engellemeye çalışmadı (sadece SYRİZA başta şiddetli bir şekilde yeni bir kurtarma paketi olmayacağına dair tavır sergilemişti). Ama Gazi hocanın dediğinin tam tersi oldu: Almanya için çerez olarak sayabileceğimiz bütün kurtarma paketleri nezdinde 80-90 milyarlık bir kredi katkısı, EFSF ve/veya ESM üzerinden alınan ve Yunanistan’a daha yüksek faizlerle verilen kredilerden oluşuyor.

Alman devleti aslında son sene Yunanistan’a verdiği kredilerle bir kaç yüz milyon Avro kazanç bile elde etti. Onu geçtim, bu yeni kurtarma paketinin, yani yeni Memorandum’un, asıl anlamını anlamış değil herhalde Gazi hoca. Krediler bahane, AB merkezleri bakış açısından onlar sadece çerez. Asıl olay, Yunanistan üzerine kurulan yarı sömürge ve yarı diktatoryal rejim ve sola diz çöktürtmek!

Bütün kamu malları bedava fiyata özelleştirilecek ve mesela, havaalanlarının çoğunu Alman firması Fraport alacak. SYRİZA’dan gelen ve içinde Varufakis’in de olduğu bir sürü eleştirel sesler, özelleştirmelerin asla 25 milyarın üstüne çıkmayacağını, Troyka ile imzalanan anlaşmaya göre sadece ilk 25 milyarlık özelleştirmelerden sonra Yunan devletinin de eline bir miktar para geçeceği için de, fiilen Yunan devletinin eline zaten saçma sapan olan özelleştirmelerden bir de hiç bir şey ele geçmeyeceğini vurguluyorlar (hem kalsa da ne tarz “yatırım“ yapacaktı ki? Mesela, özelleştirdiği sanayilere “yatırım” yapıp yine kamu için mi satın alacaktı ?!).

Bunun ötesinde, Yunan işçi sınıfın beli kırılacak ve Yunanistan Avrupa’nın ucuz iş gücü cennetine/cehennemine dönüştürülecek. Yeni anlaşmanın içeriği ve anlamı bu, başka bir şey değil!

Bütün bunları mümkün kılmak için de, Alman siyasal eliti, kendi ülkesi içinde en sert ve en vahşi bir Anti-Yunan tutumu kışkırttı, “bunlar sizin vergilerinizi yutuyorlar” diyerek ve benzer söylemlerle en şovenist ve en gerici içgüdüleri pompaladı ki,Yunan halkıyla dayanışma oluşmasın! Buna ideoloji denir.

Üstelik, maalesef gayet de başarılıydı Alman siyasal eliti. İstediği hemen her şeyi yerine getirdi – ama Gazi Çağlar’ın fantazi dünyasında bu elitlerin ettikleri “tüm lafları yutması gerekti”! Onun yerine, açık konuşmak gerekirse, Gazi hocamızın Alman elitlerinin bütün ideolojik laflarını “yutup”, vurgun yemiş bilincinin kurguladığı kendi fantazi dünyasında, neredeyse mutlak bir Alman “zaferini”, fantastik bir takla attırarak bir “yenilgiye” dönüştürdüğünü söylersek, daha gerçekçi olacaktır.

1-c) Mustafa Sönmez veya ekonomik determinizm. Bolşevikler iktidara geldiğinde ağır tarımsal ve sanayi kriz ve yıkım vardı; Yunanistan’da ise, sadece kapitalist rekabet kuralları yüzünden, yani Alman, Fransız, İtalyan vs. mallarının düşük fiyatları ve AB’nin yarattığı gümrük ve sermaye hareketliliği özgürlükleri yüzünden, faaliyeti ve kullanımı durdurulan bir çok tarımsal ve sanayi alanı var.

O kapasiteler neoliberal piyasa koşullarının zorlamasıyla kullanılmadığı ve dolayısıyla iktisadi istatistiklerde görünmediği için, birden bire kuantum parçalarına dağılıp başka gezegenlere doğru yol almadılar! Devlet bu kapasiteleri kapitalist rekabet kurallarına uyarak ve kâr için değil de, işçileri yığınlar halinde seferber edip halkın yararı ve tüketimi için yeniden devreye sokabilir. Ayrıca, Yunanistan’da, çelik, tekstil ve özellikle tersane sanayinde, daha hala dünya piyasasında rekabet edebilen kapasiteler de mevcut.

Bizim eleştirmenlerimiz ise, böyle alternatifleri bir an bile düşünmüyor ya da tartışmıyor. Açık ki, pek “gerçekçi” görülmüyor ya da fazla “hayali” görülüyorlar; malum, onların bilinci “TİNA” ile vurgun yemiş durumda.

Kapitalizmin sözde mutlak yasalarına tapınan sol “eleştirmenler”, burada ve şimdi, Yunanistan’ın Avro ve AB’den çıkmasını iktisadi bir felaket senaryosu olarak çiziyorlar. Bunu ilk ve açıkçası en iyi biçimiyle Varufakis yaptı[16]. Almanya’da, bu tutumu Avrupai bir sosyal şovenizm ile eklemleyen a&k var.[17]

Türkiye’de ise, Mustafa Sönmez bu tutumu şöyle savunuyor: “Yunanistan, Arjantin’in yaptığını yapabilir mi? Borçlarını bildiği gibi bir takvime bağlayıp alacaklılara rest çekebilir mi? Avrodan çıkıp ulusal parası drahmiye, onu devalüe ederek ihracata dönük bir büyümeye yönelebilir mi? Yapamaz, yapamıyor. […] Çünkü öyle drahmi ile ihracatı coşacak, büyümesi katlanacak bir ekonomisi, potansiyeli yok. Biraz turizm, biraz zeytinyağı, biraz da ithal ham petrolü işleme endüstrisinden ihracat geliri ve denizcilik…“

Gazi Çağlar’da felaket senaryosu çiziyor: “Anlaşmaya gitmese Grexit şantaj olmaktan çıkıp büyük bir ekonomik yıkımla beraber gerçek olacaktı. AB’yi terk etmesi, Drahmi’ye dönmesi ekonomik çöküşten çıkış olmayacak, tersine borç yükümlülüğü devam eden Yunanistan şekilsel bağımsızlığını korusa da Avrupa’nın yoksulluğu derinleştirilen kölesi olacaktı. Yunan ekonomisi, Venezüella’nın petrol kaynaklarına dayalı ekonomisinden farklı, fazla kaynakları olmayan ülke her alanda dünya ekonomisi ile iç içe. Damarları kesilen ekonomi, işsizlik oranlarını ilk etapta daha da kabartacak, yoksullaşmayı dayanılamaz hale getirecekti.”

Bu eleştirmenler, Yunanistan’ın enerji, ilaç, gıda ve yüksek teknolojide muazzam bir şekilde ithale bağımlı olduğunu vurguluyor ve bunların hepsinin Avro ve AB’den çıkmakla beraber çökeceğini söylüyorlar. Çünkü Yunanistan’ın bu gıdaların çoğunu Avro kuruyla Avro bölgesinden ithal ettiğini ve dolayısıyla, değer kaybeden bir Drahmi ile çok daha zor ithal edebileceğini, kısaca Yunanistan’ın bir felakete sürükleneceğini iddia ediyorlar.

İşte burada, herhalde fark bile etmeden, sözümona “eleştirel” solcular, kendi Avrupai sosyal şovenizmlerini (Mustafa Sönmez ise ekonomik determinizmini) ortaya koymuş oluyor ve AB’nin en rezil ve gerici politikacılarının felaket tellallığını ve Yunan halkının hür iradesini karalama propagandasını papağanlar gibi tekrarladıklarını fark etmiyorlar.

Söz gelimi, şu “ithal bağımlılığı”, Yunanistan şayet emperyalist AB bloğunun parçası kalırsa bitecek mi zannediyorlar? Aslında ve tam tersine, zaten emperyalist AB bloğunun bir parçası olmak Yunanistan’ın sanayisi ve tarımını bu kadar darmadağın etmemiş miydi? Bu durum, AB’ye üye olduğu sürece daha da derinleşmeyecek mi ve gelecekte Yunanistan’ı çok daha ağır krizler beklemiyor mu acaba, bunları hiç düşünmüyorlar mı bu eleştirmenler?

Ama aslında, bu yeni Avrupai sosyal şovenizm (ve var olan gerçeklikte takılıp kalan mekanist-pozitivist zihniyet) kendisini bahsedilmeyen alternatiflerde gösteriyor.

İşte, Yunanistan (daha) bir dizi çok önemli girdilerde ithalata bağımlı kalacak, ondan kimsenin şüphesi yok. Bu bağımlılık, AB’nin içinde ve Avrupa’dan gelen mallara bağlanırsa, hem bağımlılık git gide daha da derinleştirilecek, üstelik Troyka’nın üstün gücü ve Yunanistan’ın zayıflığı yüzünden de “Yunan ekonomisinin rekabet gücünü geliştirmek için” işçi sınıfın yaşamı cehenneme çevrilecektir.

Eleştirmenler bize diyor ki, “Ne yapabiliriz ki, Avrupa kapitalist olduğu sürece Avrupa’nın bütün işçi sınıfları için yaşam kötü olacak, şu an için bu kötülüklerden çıkış yok maalesef, sadece direnmek ve bütün Avrupa/AB coğrafyasında hareketlerin güçlenip nihayet bir aralar – kim bilir artık hangi aralar –  “toplumsal transformasyonu” tetiklemesi tek yoldur.”

Peki başka hiç mi seçeneği yok Yunanistan’ın? Mesela, burnumuzun dibinde olan bir alternatif olarak, ithal edilmesi gereken malları ve girdileri Rusya, Çin, İran, Venezüella, Brezilya vs.’den ithal etmek gibi bir perspektif?

Yunanistan, Rusya ile gıda ve enerji alanında ilişkilenebilir, yeni yatırım anlaşmaları (özellikle gaz borularına dair) da yapabilir. Rusya ile ticarete çok bağımlı olan Yunan tarım sektörü, AB’nin Rusya’ya karşı Ukrayna gerekçesiyle uyguladığı yaptırımlar yüzünden ağır bir darbe aldı. Rusya, Almanya’dan önce Yunanistan’ın dış ticaret ilişkilerinde en önemli partneriydi ve Rusya, kendisinin AB’ye karşı yaptırımları yüzünden, Yunan tarım sektörünün Rusya’ya bütün ihracatını, yani Yunanistan’ın Rusya ihracatının %40’ını veya 200 milyon €’yu bloke ediyor.[18]

Yani bu konuda AB’nin içinde kalmak, Yunanistan’ın ihracat kapasitelerini bloke ediyor ve AB’den muhtemel bir çıkış bu kapasiteleri hemen yine kullanıma sokacaktır. Onun dışında, Ruble Rusya’daki kriz yüzünden çok fazla değer kaybettiği için, Avro’dan çıktıktan sonra Drahmi’nin değer kaybetmesiyle Yunanistan’ın ithalatının pahalılaşması, Rusya’dan gelen mallar için pek geçerli olmayacaktır. Ayrıca, Rusya’nın kendisi Yunanistan’a kaç kere mali ve enerji alanlarında destek sundu.[19] Ama, “AB sevdalısı” Yunan hükümeti hiç birisini ciddiye almadı.

Çin’le ilişkiler de benzer: Çin de, klasik Çin diplomatik tarzında, yani arka planda ve sessiz bir şekilde olsa da, aylar önce kredi ve yatırım önerilerinde bulundu Yunanistan’a.[20] Yunanistan, Çin’le muazzam büyüklüğündeki ticaret filosu ve limanlarıyla ilişkilenebilir. Ve, tabii ki bu ilişkilenme de, kesinlikle Pire limanının Çin firmaları için özelleştirilmesi biçiminde olmamalı.

Ayrıca şunu da vurgulamak lazım: BRİCS devletleri de,  Yunanistan’a, Dolar ve Avro’dan kendilerini bağımsız kılmak için yeni kuracakları BRİCS bankasına üye olma teklifinde bulundular.[21]

Ve nihayet, Venezüella ve Küba ile çok daha yakın temas haline geçilebilir. Rusya veya İran’a nazaran, bu iki ülkeyle ilişkiler ideolojik ve stratejik bakış açısından uzun vadede çok daha yakın duruyor. Küba, tıp alanında büyük destek sağlayabilir, Venezüella ise petrol/enerji bakış açısından değerlendirilebilir.

Ama bizim beyefendiler bütün bu potansiyelleri görüp değerlendirmektense, AB’yi “ulusları nihayet aşan veya aşabilme potansiyeli taşıyan uluslarüstü bir girişim” olarak kutlayıp yüceltiyor ve her tarz Avro/AB’den çıkışı da “ulusalcı” veya “katastrof” olarak nitelendiriyorlar.

Ek olarak, bir yandan Yunanistan’ın iç dengelerinde sınıfsal bir perspektifle yapılabilecek saldırı yürütülürken, öbür yandan da sadece Avrupa kıtasıyla değil, dünyanın bütün ülkeleriyle ilişkilenip, Troyka’nın baskısı ve tehditlerinden ve AB içinde örgütlenen farklı ülkelerin finans oligarşilerinden kurtulma hedefiyle Yunanistan’ın “uluslararasılaşabileceği” akıllarının ucundan bile geçmiyor.

O kadar var olan gerçekliğe yapışıp kalmışlar ki, onu, halkın/işçi sınıfının çıkarları yönünde dönüştürecek olası yönelimler, onların bakış alanı içine girmiyor bile.

Çünkü onların, özellikle Alman solcularının, kutladıkları “uluslarüstü/transulusal AB”si var ve bu yanılsama, sadece AB merkez ülkelerindeki devrimci hareketin yenilgi ve çıkmazlık koşullarına odaklanan “sosyal şovenizmlerini” süslüyor.

Onlar, kapitalizmin yasalarının mutlaklığına ve gücüne, kendi çıkmazları, yenilgili bilinçleri ve hareketsizliklerini meşru kılmak ve süreklileştirmek için tapıyorlar. Ve, kendi merkez ülkelerinden toplumsal hareketlilik açısından çok daha ileride olan halklara, kendini beğenmiş bir şekilde: “durun, biz olmadan bu işler olmaz, önce biz de şöyle yavaşça toparlanalım, siz de artık bir şekilde dayanmaya devam edin; ondan sonra bir gün, inşallah, hep beraber güzel bir yerlere doğru bir “transformasyona” gireriz” diyorlar.

Evet,  AB’nin merkez ülkelerindeki halk ve devrim dinamikleri şu an için oldukça küçük ve hepimiz bunun sıkıntılarını çekiyoruz; hiç kimse bu tıkanıklığın nasıl aşılacağını şu an için bilemiyor. Ama, pes edip de, şimdiki çıkmaz ve tıkanıklık kabullenilip hatta rasyonalleştirilerek, mücadele açısından çok daha ileride olan halklara empoze edilirse, işte bu Avrupai bir “sosyal şovenizmdir.”

5-Yunan halkının mücadelesini sahiplenmek

Yunan proletaryasının liderliğinde gelişen halkın muazzam direnişi ve mücadelesi, 5 Temmuz sürecinde, bütün dengeleri yerinden oynatabilen bir tarihsel momentum yarattı. Ama SYRİZA tarafından ihanete uğradı ve o tarihsel momentum artık ortadan kalktı. Yunan halkının onurlu ve kendi denetiminde bir yaşam yaşayabilmesi için, AB’yi terk ederek borçları silip ekonomiyi devletin denetimi altına sokması, NATO’dan çıkıp bağımsız bir dış politika hattı izlemesi, AB’ye, NATO’ya, Troyka’ya ve elbette SYRİZA’ya da tekmeyi atması gerekiyor. İşte Yunan halkının mücadelesinin “Avrupa için taşıdığı sorumluluğu” asıl buradadır ve sadece böyle yaparak o sorumluluğu yerine getirebilir.

Böylesi bir hamleyi yeniden mümkün kılabilen bir tarihsel momentumu yaratmak için şimdi, yenilgiyi netçe görüp yenilgi olarak algılamak, yeni Memorandum’un uygulanmasına karşı en sert bir şekilde muhalefeti örgütlemek ve Memorandum’un uygulanışını bloke etmek gerekiyor.

İşçi sınıfı açısından, artık SYRİZA’nın ömrü bitti. O, isteyerek veya istemeyerek düşman kampına geçti. SYRİZA’nın içindeki Sol Platform, Çipras tarafından bütün bakanlıklarından geri çekilmeye zorlandı.

Ve zaten, Çipras zorlamasa da, partinin yeni Memorandum’u uygulamaya başladığı an partiyi derhal terk etmesi ve 10 Temmuz cuma günündeki parti grubu toplantısı ve parlamentoda yapılan oylamadaki gibi yarım yamalak, kararsız, iradesiz tavırlardan (Lafazanis’in “hükümet içinim, ama tasarrufa karşıyım” deyip oy kullanmaması gibi) vazgeçip, güçlü bir irade sergilemesi lazım. Ancak böyle bir tutumla, halkın ortaya sergilediği muazzam dinamik ve yarattığı tarihsel momentumun, Syriza’nın ihaneti yüzünden dağılıp kalıcı ve derin bir yenilgiye dönüşmesinin önü kapatılabilir.

Yunan halkının mücadelesi zafer kazanırsa, bütün Avrupa halklarının direnişine ışık tutacaktır. O zafer, emperyalistlerin Avrupa halklarının üzerine ördüğü görece muazzam güçlü aygıtların, mutlak yasaların ve kuralların, halkın devrimci iradesi karşısında darmadağın olabileceğini ispatlayacak ve bütün Avrupa halklarına örnek olacak ve onlara muazzam bir öz güvenç kazandıracaktır.

Bir tek bizim Avrupa solcuları finans oligarşisinin, mesela İMF baş iktisatçısı Olivier Blanchard’ın[22], ucuz propagandasına kanıyor: yok efendim, Yunanistan’ın borçlarını silip AB ve Avro’dan çıkması hiç bir etki yaratmayacakmış, sadece Yunan halkını bir felakete sürükleyecekmiş.

Sınıf düşmanı ama aslında gayet iyi biliyor, Yunanistan’ın AB ve Avro’dan çıkmasının ne kadar muazzam etkiler yaratacağını: eski AMB Başkanı Trichet, Yunanistan’ın Avro’dan çıkmasının muazzam jeopolitik etkilerin olabileceğini vurguluyor.[23] Fransa Başbakanı Manuel Valls, “Fransa Yunanistan’ın Avro’dan çıkmasına asla izin vermez, jeopolitik ve jeostratejik bir bakış açısından çok önemlidir, Yunanistan’ın Avro’dan çıkması sadece bizim beceriksizliğin ifadesidir” dedi[24]. Alman sosyal demokrat Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier ise, “Çin, Hindistan ve ABD bizim bu krizi nasıl yönettiğimizi çok dikkatli izliyor, Yunanistan’ın Avro’dan çıkması Avrupa’nın dünyanın bazı kısımlarında itibar ve inanılabilirlik kaybına yol açar” diye vurguladı.[25]

En sonunda, ABD Maliye Bakanı Jack Lew bile müdahale edip “Yunanistan’ın kontrolsüz bir şekilde iflas etmesi, Avrupa ve küresel ekonomi için bir hata olacak”[26] dedi ve hatta, Alman Dış Ticaret Derneği (BGA) başkanı Anton Börner de gayet iyi biliyordu ki “alacaklılar Yunanistan’a taviz verirlerse, bu İspanyollara Podemos’u […] Fransızlara ise ultra-solu veya ultra-sağı seçmeye bir davettir“.[27]

Ön planda iğrenç bir kinizmle, hem nefret ve hem de alay ederek, Yunanistan ve Yunanistan halkının geleceğiyle oynarlarken; arka planda, emin olabilirsiniz ki, dünyanın soyguncuları, yiğit ve onurlu Yunan halkının bütün Avrupa halklarını da ayağa kaldırabilecek direnişçi potansiyelinden tir tir titriyorlar.

Bugün sorumluluk, sosyal şovenist, rölativist ve mekanik-pozitivist bir zihniyetle yenilgiyi zafer olarak yorumlamak veya yenilgiyi kabullenip rasyonelleştirmek değildir; sorumluluk artık, zamanında Alman müzik grubu Ton Steine Scherben‘in bir şarkısında geçtiği gibidir: “macht kaputt, was euch kaputt macht!” – yani, “Seni yıkanı yık!” Güç dengeleri işte ancak böyle değişir.

23.07.15

somatic_responses@gmx.de

[1]  https://www.jacobinmag.com/2015/07/tsipras-syriza-greece-euro-debt/.

[2] http://yanisvaroufakis.eu/2015/07/06/minister-no-more/.

[3] Bu linkte İngilizcesine erişebilirsiniz: http://www.amna.gr/english/articleview.php?id=10546.

[4] http://m.tagesspiegel.de/politik/alexis-tsipras-im-tagesspiegel-gastbeitrag-von-alexis-tsipras-deutsche-zahlen-nicht-fuer-griechen/11931320.html.

[5]  http://www.sendika.org/2015/03/kapitalizm-avrupa-birligi-ve-syriza-iktidari-alp-kayserilioglu/.

[6] http://www.sendika.org/2015/05/yunan-trajedisinde-kritik-asamaya-geldik-alp-kayserilioglu/.

[7] https://www.jungewelt.de/2015/07-02/015.php.

[8]  http://lowerclassmag.com/2015/07/das-totalversagen-von-syriza-die-linke-grexit-debatte-und-der-neue-europaeische-sozialchauvinismuss/.

[9] http://www.sendika.org/2015/07/cipras-teslim-mi-oldu-mustafa-sonmez-birgun/.

[10] http://www.sendika.org/2015/07/syriza-uzerine-sogukkanli-notlar-ergin-yildizoglu-cumhuriyet/.

[11] http://www.sendika.org/2015/07/iktidar-olmayinca-hukumet-sola-yaramiyor-syriza-ve-hainlik-uzerine-prof-dr-gazi-caglar/.

[12]  Sadece iktisadi kalkınmanın ve kitlelerin yaşam koşullarının muazzam ilerlemesinin sosyalizm bakış açısından neden yetersiz olduğu ve neden Sovyetler’de de devrimin bir zaman sonra tıkandığını tartışılacak yer, elbette burası değil.

 [13] Bkz. TÖ gazetesi sayı 14, Temmuz 2015, s. 9 ve s. 11.

[14]  Bkz. Mesela: http://www.handelsblatt.com/politik/international/aktionaersschuetzer-auch-neuer-schuldenschnitt-kann-griechen-nicht-retten/6920148.html veyahttp://www.faz.net/aktuell/wirtschaft/eurokrise/griechenland/europas-schuldenkrise-iwf-griechenland-braucht-weitere-schuldenerleichterungen-12211678.html.

[15] https://www.jungewelt.de/2015/04-27/003.php.

[16]  Mesela 2012 yılında: http://yanisvaroufakis.eu/2012/05/16/weisbrot-and-krugman-are-wrong-greece-cannot-pull-off-an-argentina/.

[17]https://www.facebook.com/permalink.php?story_fbid=10153051813677476&id=183921262475&substory_index=0.

[18] http://www.german-foreign-policy.com/de/fulltext/59044.

[19] http://www.wsws.org/en/articles/2015/02/02/gree-f02.htmlhttp://www.cnbc.com/id/102420187;  https://www.jungewelt.de/2015/07-13/046.php.

[20] https://www.jungewelt.de/2015/02-12/063.php ; http://www.sendika.org/2015/07/yunanistan-meclisi-reform-paketini-onadi-cipras-basaramadik-dedi-kreditorler-memnun/.

[21] http://www.sendika.org/2015/07/yunanistan-meclisi-reform-paketini-onadi-cipras-basaramadik-dedi-kreditorler-memnun/.

[22] https://www.jungewelt.de/2015/07-10/062.php.

[23] http://www.faz.net/aktuell/wirtschaft/eurokrise/griechenland/ehemaliger-ezb-chef-ist-gegen-grexit-13694739.html.

[24] http://www.telegraph.co.uk/finance/economics/11730086/Greek-deal-in-sight-as-Germany-bows-to-huge-global-pressure-for-debt-relief.html.

[25] http://www.faz.net/aktuell/wirtschaft/eurokrise/griechenland/referendum-in-griechenland-laeuft-die-schicksalswahl-13685579.html.

[26] http://www.telegraph.co.uk/finance/economics/11730086/Greek-deal-in-sight-as-Germany-bows-to-huge-global-pressure-for-debt-relief.html.

[27] https://www.jungewelt.de/2015/07-10/062.php.

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir