Güç, yaratıcılık ve neşe – Oğuzhan Kayserilioğlu

Tevazu ve hafiflik ya da daha geniş anlamıyla sadelik, kendisine güvenen güçlü kişilerin yaşamla ilişkilenme biçimidir çoğunlukla. Öyle bir sadelik ki, sırf var oluşuyla bile etrafına güç ve sevinç yayar!

Öyle ya, hepimiz biliriz, hayat kendisini taşıyanı ezen ağır bir yük gibi yaşanabilir, ama herkes bir an olsun hafifleyip kuş gibi öylesine süzüldüğünü hissetmiştir değil mi; peki, o hafiflik neden daha fazla sürmesin?

İşte, “yapıp-başarmayı” sürekli genişleyen bir yeniden üretim süreci içinde kalıcılaştırarak gerçekleştirebilen ve dolayısıyla yaşamla mümkün olan en geniş alanda, en derininde ve en yükseklerinde ilişkilenen birey, yılların akışı içinde “hayat” tarafından doğal bir hafiflikle ödüllendirilecek, neşe ve sevinç içinde yaşayacaktır.

Ne ki, kapitalizme geç ve çarpık girmenin bireyselleşme sürecini dumura uğratıp biçimsizleştirdiği ülkemiz gerçekliğinde, “güçlü” olmak oldukça zor; insanlar hayatlarını onun genişlik, derinlik ya da yükseklik gibi kapasiteleriyle hiç tanışmadan, despotizm tarafından kıstırılıp sıkıştırıldıkları bir köşede korku ve telaş içinde ayakta kalmaya çalışarak geçiriyorlar. Hayat bir “fırsat” değil, ağır bir “yük”; öfke ve hınçla tüketilerek “yaşanıyor!”

Bireyselleşme

Bireyselleşme süreci, kapitalizmin içinden çıkıp gelir.

Kapitalizm, tarihin önceki zamanlarında kendisini aynen tekrar ederek sürüp giden bir toplumsal yaşamın içine sanki sonsuza dek sürecekmiş gibi gömülmüş olarak “toplu” ve “bağımlı” yaşayan insanları, sürekli değişip-dönüşen yeni bir toplumsal yaşama doğru fırlatıp atar.

Kapitalizme özgü bu “hareketli” toplumsal yaşam, insanları binlerce yıldır yaşadıkları kırlardan söküp şehirlere sürerek eskinin “koruyan” ama “uyuşturan” bağlarından koparıp “özgürleştirir.”

Kırdan gelenleri şehirlerde alışık olmadıkları zor koşullar beklemektedir; eskiden en ilkel haliyle de olsa günlük yaşamın iyi bilinen ritüelleri içinde karşılanan barınma ve beslenme artık aslanın ağzından çekilip alınacaktır, ulaşım ve eğitim gibi yeni ihtiyaçlar oluşurken, şehir yaşamının ürettiği sağlık gibi yeni sorunlarla yüzleşilecektir.

Ayakta kalıp yaşayabilmek, artan oranda çabalayıp didinmeyle bilinmezliklerin, belirsizliklerin, zorlukların hatta imkânsızlıkların içinden koparılıp kazanılmaktadır.

Bu yeni durum, kır yaşamındaki eski “uyuşukluğun” yerine her düzeyde hareket, sürekli hareket, sonuç alan başarılı hareket anlamına gelir; eskiden kullanılmayan kapasiteler/yetenekler şimdi “can simidi” gibi sarılarak kullanılmakta, yetmeyince ayakta kalabilmek için yapılması zorunlu yaratıcı hamlelerle yeni kapasiteler kazanılmaktadır.

İşte, bireyselleşme, kendilerine hiçbir şey sorulmadan, hem binlerce yıldır alışageldiği toplumların parçalanmasıyla doğal yaşam alanlarını kaybeden hem de şehirlere/hiç bilmedikleri yeni bir toplumsallaşma halinin içine sürülüp-fırlatılan insanların yaşayabilmek için yapıp etmek zorunda kaldıklarıyla kazandıkları bir “yeni” (toplum ve) insan olma halidir.

Bireyselleşme sürecinin dinamosu, kapitalizme özgü acımasız yaşam koşullarında yaşamak zorunda kalan insanların, nesnelliğin zorlamasıyla kendilerini daha “yetenekli” ve “güçlü” yapma çabalarıdır.  Elbette, insanlık tarihinin bu yeni sürecinin başlangıcı ve sonrasında, yaşananların özgün bilinci oluşup kavramsallaştırıldıkça, bireyselleşme, “ayakta kalma” zorunluluğu zemininden yükselerek daha zengin yapı ve biçimlere doğru dallanıp budaklanmıştır. Hatta öyle ki, aslında hâlâ hükmünü sürdüren ilk ivmenin kaynağı zamanımızda artık hatırlanmaz-görülmez bile!

Ancak, hemen vurgulamalıyız ki, başlangıç döneminde insanlığı bireyselleşme üzerinden daha zengin ve güçlü olmaya zorlayan kapitalizm, kendi yapısal özelliklerinin bir ürünü olarak gelişiminin çürüyüp yozlaştığı sonraki dönemlerinde ve özellikle de günümüzde kendi yapısal eğilimlerinin işleyişiyle oluşturduğu “bataklıkta” insanlığı yok oluşa doğru sürüklemekte.

Aslına bakarsanız, bireyselleşme sürecinin henüz başında bir “doğum lekesi” vardır.

Kendisini büyütmeye odaklanmış sermayenin somut-tarihsel hareketi, genişleyen yeniden üretim devrelerinin toplumsal alanı fethetmesiyle-fethettiği oranda toplumsallaşır. Bu süreç, sermayenin hâkimiyetinin gelişip güçlendiği oranda toplumsal yaşamın bütün bileşenleriyle sermayenin rasyonelleriyle uyumlu hale gelmeye zorlanması anlamına gelir. İşte, tam da aynı toplumsal yaşamın içinde yaşanan bireyselleşme süreci de başlangıcından itibaren aynı damgayla belirlenerek hareket eder. Bütün kapasiteler değil, sermayenin çıkarlarıyla uyumlu olanlar öne çıkar, yeni kapasiteler de aynı yapıda kazanılır.

Ama, elbette, toplumsal ve siyasal yaşamın egemeni sermaye olsa da, hiçbir zaman “her şey” olamaz; aynı toplumsal yaşamın içinde yaşanan başta emek-sermaye çelişkisinden çıkıp gelen sınıf mücadelesi olmak üzere, sermayenin egemenliğine karşı halkın farklı kesimlerinin farklı direnişleri de bireyselleşme sürecinin belirleyenleri arasındadır. Onlar da, bireyselleşme sürecinin özgürlükçü ögelerinin önünü açıp, güçlendirir.

Her durumda, “bireyselleşme” bir somut-tarihsel gerçekliktir, toplumsal yaşamı ve bireyleri tarihin önceki dönemlerinde olduğundan farklı bir hale sokmuş, insani varoluşun öncesinde “uyuyan” kimi gizli potansiyellerini harekete geçirmiş, yenilerinin yaratılmasını kışkırtmış, insanı zenginleştirip güçlendirmiştir.

Türkiye’de ise, bireyselleşme süreci, geç ve emperyalist metropollere bağımlı bir kapitalizmin inşası sürecinde, onun tarafından damgalanıp belirlenerek gerçekleşti.

Kapitalizm, coğrafyamızın özgün tarihinden çıkıp gelen antika tefeci-bezirgan sermaye ile “ilerici” serbest rekabet dönemini yaşamadan doğrudan tekelci/finans-kapital yapısallığında var olan modern sermayenin “ucube” ve “kısır” ortaklığının egemenliğinde kuruldu. Üstelik, emperyalist metropollere “bağımlı” ve “çarpık” bir kapitalizm yaşandı, yaşanıyor.

İşte, bu gerçekliğin belirlediği olgulardan biri de “bireyselleşme” oldu.

Serbest rekabetin savaş halindeki cangılında savaşarak kurulan bir kapitalizm değil de, “devletin fideliklerinde beslenip büyütülerek” vurguncu ve hazır yiyici bir yapıda kurulan kapitalizmin oluşturacağı “bireyselleşme” elbette farklı olacak, güdük, ezik ve çarpık bir “bireyselleşme” yaşanacaktı, öyle de oldu.

Öte yandan, sanki bu gerçekliğin verdiği-vereceği hasar yetmezmiş gibi, coğrafyamızın uzun tarihinin derinliklerinde hep var olan despot-reaya/kul ilişkisinden çıkıp gelen hasarlar da bireyselleşme sürecini ezerek çarpıttı.

Gülmek ya da neşelenmenin “edepsizlik” sayılmasından hayal kurup-arzu etmenin hatta doğal ihtiyaçlarını dillendirip savunmanın bile “hadsizlik” sayılmasına kadar neredeyse hayatın bütün alanlarını sarıp sarmalayan “despotik gelenekler” tarafından “belirlenerek” yetişen birey, birey olarak kendisi olmakta tıkanır. O tıkanma, aynı “gelenekler” tarafından kutsallaştırılan “biat” bataklığına sürüklenişin önünü açar; “Biat et, rahat et!” denir ona, yozlaşıp-çürümesi, yaşamadan-yaşaması, despotun/egemenlerin kulu-kölesi olması için!

O noktada işler çatallaşır ve bireyleri dibe çeken sonsuz komplikasyonlar ortaya saçılır:

Sözgelimi, tevazu ya da sadelik “eziklik-ahmaklık” olarak görülürken, “biat” ezikliği-zavallılığı ülküleştirilir; egemenlerin kendi tekellerine aldıkları güç-güçlü olma halka “tehlikeli” hatta “münafıkça” bir şey olarak yasaklanırken, hayatla ilişkilenmeyi “kolay” sanan kifayetsiz muhterislerin “teşhirci gösteriş budalalıkları” güç gösterisi sanılır.

Ya da, neşe, kendi olağanüstü zenginliğinden koparılıp keyif ve hazza indirgenirken, orada da durulmaz ve keyif ve haz da fetişizme-düşkünlüğe kurban edilir; gerçek bir neşe ve güç istemi ise, haddini bilmeme hatta huzur bozma olarak damgalanır, söz konusu birey hele bir de “yaratıcılık”, “keşfetme”, “iktidarlaşma” gibi hedeflere yönelirse “yoldan çıkmış münafık” olmakla suçlanıp cezalandırılır ki, başka “hevesliler” varsa susup otursun ve “sürü” dağılmasın!

O durumda, egemenlerin/despotizmin uygun görüp müsaade ettiğine değil de, kendi arzularını ve ihtiyaçlarını ele geçirmeye yönelmek bir çeşit “kahramanlık” anlamına gelir!

Evet, ne olursa olsun, sanattan politikaya, spordan eğlenceye, eğitimden günlük yaşamın bin bir haline dek; hayattan keyif alıp neşelenmekten asgari ihtiyaçlarını talep etmeye dek her şeyi, her neyse, arzulayıp kazanmaya çalışmak hatta talep etmek bile uygun görülmez; verilmezse fiilen koparıp almaya çalışmak ise büsbütün münafıklıktır!

En iyisinin ne olduğunu da hepimiz biliyoruz değil mi; “zat-ı şahanelerinin ihsan buyurup münasip gördüğüyle” yetinip şükretmeliyiz!

Sistem ve birey

Evet, kapitalizm doğal yaşam alanı kırlardan koparıp şehirlere fırlatıp attığı-orada da yalnızlık ve yoksullukla “tanıştırdığı” ve ayakta kalmak için çabalamaya mecbur bırakıp zorladığı insanları, akraba, aşiret ve köy ilişkilerinin “koruyucu” ama “uyuşturucu” alanından “özgürleştirip” kendi başına ayakta durabilen bir “birey” olmaya iter. Bireyselleşme toplumsal düzeyde böylesi bir maddi zemine ayağını basarak yayılıp-zenginleşir.

Sistem/kapitalizm, en aşağıda “ayakta kalabilen” düzeydeki bireyden zirveye doğru uzanan özel bir “bireyselleşme” sürecini, hızını sürekli arttırarak ve çapını genişleterek ivmelendirir. En nihayetinde de, en yüksek ihtiyaçlarını yerine getirebilecek ama elbette ona ücretle “bağımlı” olacak “yaratıcı” ve “güçlü” bireylerin onun çıkarlarıyla uyumlu “beceri” ve “keşiflerini” gereksinir!

II. Bölüm: Devrimci mücadele ve bireyselleşme

Günümüzün kaotik zamanları, devrimci-komünist militanların önüne öylesine zorlu bir pratik koyuyor ki, despotizm ve geç kapitalizmden beslenerek toplumsal alana saçılan güçlü dinamiklerin ortaklaşarak ezdiği çapsız ve güçsüz birey olmak bir yana, burjuva-demokratik bireyselleşmenin sunduğu olanaklarla beslenerek kendisini geliştirmiş bir birey olmak da öylesi bir süreci kaldırmaya yetmeyecektir.

Şimdi, her zamankinden daha gelişmiş haliyle devrimci-komünist stratejik kişiliğe sahip olmak gerekiyor.

Her militan, bilinçlice konumlandığı sistemden bağımsız ve devrimci bir zeminden güç alarak, seçilmiş-özel bir bireyselleşme yaşayabilmek için, ne pahasına olursa olsun her an kendi bireyselliğini yeni yeteneklerle güçlendirdiği bir süreçte sürekli yol almak zorunda.

Karmaşık ve hızlı akan bir güncellik içinde hareket eden ve üstelik gücü sürekli artan gerilim eksenleri tarafından sürekli sıkıştırılan bir halk önderi, sürekli artan baskılara göğüs gererek yapacağı günlük faaliyeti sırasında çoğu zaman yalnız kalacak, hızlı kararlar vermek zorunda olacak, ancak kurnazca ve yaratıcı hamleler yaparsa ayakta kalıp ilerleyebileceği gerçekliğiyle sıkça yüzleşecektir.

Peki ama nasıl olacak, içine doğduğu ortam ona kendi kapasitesinin zenginliklerini yeterince keşfedip-geliştirme imkanını bile tanımadığı halde, devrimci bir kadro kaotik ortamın karmaşasında nasıl ayakta kalabilecek?

Evet, üstelik kişiliğini sakatlayıp dibe çeken birçok eğilimle sürekli baş etmek zorunda olan, doğumundan itibaren kendisini güçsüz, çarpık ve ezik olmaya zorlayan toplumsal ve siyasi gerçeklerin kuşatması altında tutulup köşeye sıkışıp büzüşmeye zorlanan bir birey olan devrimci militan, nasıl olup da aynı ortamla savaşacak?

Tarih ve birey

Toplumsal gerçeklik, egemen sermaye güçleri tarafından belirlense de, tümüyle ya da sadece onlara ait değil; altta ve zayıf olsalar da taşıdığı kimi olanaklarla içinde yaşayan bireylere aynı zamanda güç kazandıran birçok öğeyi ve ivmeyi de barındırıyor.

İlkin, despotizme ve sermaye egemenliğine karşı tarih boyunca verilen mücadelelerin yarattığı-yaratacağı toplumsal dokular ve refleksler/gelenekler halk önderlerinin en güçlü enerji kaynağıdır.

Köklerini tarihe yerleştirmiş kendine özgü bir halkçı zeminden çıkıp dolayımlarla toplumsal yaşamın bütününe yayılan bütün “özgürlükçü-demokratik-direnişçi ve komünal” ögeler titizlikle keşfedilip parlatılmalıdır. Bu ögeler, coğrafyamızda doğup-yaşayınca zaten her birey tarafından “kendiliğinden” edinilip taşınıyor olmanın ötesine taşırılarak, devrimci kadrolar tarafından bilinçlice “benimsenmelidir”.

“Benimseme”, yaratıcı emek isteyen bir süreç içinde, öncelikle keşfedilerek yola çıkılıp giderek can alıcı ayrıntılarının hatta baskılarla zorlanarak gerçekleşememiş gizli potansiyellerinin bile keşfedilmesiyle ilk adımını atar; sonrasında, bu ögelerin “kendiliğinden” değil  “bilinçlice içerilip” taşınmasıyla kendisini gerçekleştirir.

Aynı süreç, sadece kişiliklerin zenginleştirilip-derinleştirilmesi anlamına gelmez; aynı zamanda, coğrafyamıza özgü bir “özgür-güçlü birey” olmanın yolu keşfedilip inşa edilecektir.

Evet, “bireyselleşme” tek bir yapı ve biçimde yaşanmak zorunda değil.

Bireyselleşmenin en hakiki hali, içinde gerçekleştiği toplumsal gerçeklikle bilinçli bir ilişkilenme süreci içine yerleşen bireyin, kendisinin çıkıp geldiği coğrafya ve tarihle titizce hesaplaşmasından, seçici bir tutumla yürüttüğü ayıklama, dışlama ve içerme hamleleri üzerinden yaşanabilir.

Bireyselleşme, coğrafya ve tarihle ilişkilenmeden, dolayısıyla bir “boşlukta” konumlanarak gerçekleşemez, ya da şayet böyle yaşanırsa derinlik kazanamayan bir yüzeyde tutunmanın ötesine geçemeyecektir. O, sahiciliğini, gerçek değerini ve ağırlığını ancak ayaklarını sımsıkı “yere” basarak, coğrafi ve tarihsel belirlenimlerin ve onların dolayımlarla birbirleriyle ilişkilendikleri alanın/somut gerçekliğin içinden geçerek kazanılabilir.

Bireyselleşme sürecinin beşiği Batı’da süreç böyle gerçekleşti, başka coğrafyalarda da ancak öyle yaşanırsa kendi derinliğini, özgünlüğünü ve evrenselliğini kazanabilir.

Elbette, Batı sadece bir farklı “coğrafya” değil, o kapitalizmin beşiği ve sisteme özgü toplumsal eğilimlerin/o arada “bireyselleşme” sürecinin de doğum yeri; dolayısıyla, kapitalizmin doğumu sürecinde oluşan toplumsal eğilimler sadece Batı coğrafyasına ait değil, esas olarak “sistemik” hatta “evrensel” bir yapı da taşıyorlar. Ancak, bu durum onların soyut değil somut oldukları “gerçek” hallerinin doğdukları coğrafyanın ve içinden çıktıkları özgün tarihin izini/izlerini taşıdıkları gerçeğiyle birlikte anlamlandırılmalıdır.

“Batıcı” ya da “oryantalist” tutumların “öykünmeci” yüzeyselliklerini reddeden, kendisiyle/coğrafyası ve tarihiyle barışık bir sürecin içinde kendisine güvenip ön ya da bön yargılara aldırış etmeden hareket eden, içinde var olup taşıdığı tarihinin ve coğrafyasının yeryüzündeki yaşamı zenginleştiren ögelerini içeren bir bireyselleşme süreci, yaşanan her şeyin peşine düşüp keşfedecek, karşısına çıkan gerçekle/gerçeklerle yüzleşip hesaplaşacak, o gerçeğin içinde seçip-ayrıştırma yapacak, elinde kalanı süzecek, elinde kalanları damla damla akıtarak kendisine içerip kapsayacaktır.

Sözgelimi, Yaşar Kemal’in ve A. H. Tanpınar’ın titizce derinleşmeleri değerlidir; onların sanatçı duyarlılığıyla keşfedip sunduklarına ek olarak Marksizm’in tarih bilinciyle donanarak coğrafyamızın derinliklerinde gezinen H. Kıvılcımlı’nın muazzam emeği de “kendini inşa” sürecine destek olacaktır.

Geleceğin sosyalist dünyası, tarihsiz ve coğrafyasız bir boşlukta/havada ya da Batılı/tek merkezli gerçekleşmeyecek. O, farklı coğrafyalarda var olan dünya halklarının tarihin içinde keşfedip yaşadığı bütün zenginlikleri kapsayarak kendisi olacaktır. Evet, aslında “medeniyet” denilen on bin yıllık tarihten bir “kopuş” ve “yeniden doğuş” olan geleceğin sosyalist dünyası, o muazzam dünya-tarihsel kopuşu “boşlukta” değil ancak belirlenimlerin farkında olduğu bir “benimseyerek aşma” yapısallığı içinde gerçek kılabilir.

Şayet şimdi ve burada yaptıklarımız ütopyamıza hizmet edecekse, onun hem işçiliğini yapan hem de yapı taşı olan günümüzün devrimci komünistleri, despotizm ve sermayenin kuşatmasını parçalayarak “kendisi” olacağı bir kapasiteyle bireyselleşirken; aynı zamanda, geleceğin dünya sosyalist toplumsallığına kendi rengini verecek bir ivmeyle davranmalı, onun gelecekteki zenginliğini bugünden inşa etmeye başlamalıdır.

İşte, günümüzün komünist militanının kendisine dayatılan bin bir zorlamayı aşıp geçebilmesinin bir kaynağı, coğrafyamızda yaşanan tarihin halkçı-komünal gelenekleridir.

Gücün bedeli

Bireyselleşme sürecinin diğer bir kanalı, despotizmin kirletip murdar haline getirerek halkın ulaşıp tanışması bir yana istemesini bile engellediği, engelleyemediği zaman da ezmeye çalıştığı neşeyi ve gücü kazanmaktır.

Güçlü olmak, yaşamla-toplumsal gerçeklikle ilişkisini, bir ucunda kendi ihtiyaçlarına ve arzularına odaklandığı, diğerinde kendisini yaşamın sonsuz uzamının/mekanının mümkün olan en geniş alanına yayıldığı ve sonsuz zenginliklerinin en fazlasıyla kucaklaştığı bir alanda kurmaktır; neşe, öylesi bir yayılımın ve zenginleşme sürecinin içinden çıkıp gelecektir.

Güç, var olmak, var olmayı her yönüyle göze almaktır; neşe, varoluşu bilinçlice anlayıp gerçekleştirme sürecinde yetişen bir güldür, var oluşun var olabilenlere hediyesidir. O gül, kişiliğin derinliklerinde açılıp saçılarak hatta bazen hoplayıp zıplayarak hayatı hafifletip kolaylaştırır!

Yaşamı olduğu gibi görüp ona “Evet, seni kabul ediyorum, her durumunda varım, var olacağım” demek ve aynı zamanda, kendini ahmaklara özgü hiçbir “haklılaştırıp-meşrulaştırma” prizmasından geçirmeden, güçlü ve zayıf ya da iyi ve kötü yanlarıyla bilip tanımak, güce ulaşmanın-bilinçlice seçilmiş bir özel bireyselleşme sürecinin-kendini inşanın giriş kapısıdır.

Sonra mı; çok basit, yaşamın/toplumsal gerçekliğin içinde, onunla ve kendinizle sürekli yüzleşerek “yürümek” gerekir; yaşamı ve kendinizi ciddiye alarak, kimi tutumları ne pahasına olursa olsun cesaretle takınarak kimisinden de duygulara hâkim olup uzak durarak, cüretin ateşini ve mesafe duygusunun soğukluğunu yaşamın içinde “ilerlerken” keşfedip kazanarak, engeller ve zorluklarla karşılaşıp zorlandıkça yetmezliklerle açıkça yüzleşme cesaretini gösterip yeni beceriler ve hünerler kazanarak “yürümek” gerekir.

Aşılan her engel, ulaşılan her hedef, kazanılan her yeni kapasite-yetenek, sadece kendi varlıklarıyla gücü oluşturmaz; güç, aynı zamanda hatta daha fazlasıyla, o süreçte/süreçlerde hareket ederken harcanan emekle, zorluklar karşısında yaşanan yetmezlikler, korkular ve gerilimleri aşarak kazanılan “belirlenimlerle” kendisi olur.

O süreç, her zaman kolayca “yürünmez”, ilerlemek çoğu kez yüksek yoğunlaşma ve sıkı bir disiplinle yapılan çalışmalarda yorulmadan ısrarla verilen emeğe bağlıdır.

Hatta bazen “buz kestirip iç üşüten” soğuklukta kimileyin de “iç yakarak yara izi bırakan” sıcaklıktaki ortamlardan geçilir; normaldir, öyle anlarda kaslar gerilir, dizler titrer, başlar döner; işte tam da o karar zamanında kolayca eğilip bükülüverme yerine zoru göze alıp her şeye rağmen diklenenlerdir ki “kendisi olarak var olmayı” zirve noktasına dek yükseltmeyi başarabilir.

Güç, yüksek yoğunlaşma ve disiplinle yapılan çalışmanın içinde ve kimi zaman ateşin ve buzun içinden geçilerek-geçilirken kazanılan “belirlenimlerin” kesişme noktasıdır; isteyip hayalini kurarak ya da gelmesini umup bekleyerek değil, emekle kazanılan ne kadar fazla yetenekle ne kadar çok “belirlenilirse” o kadar güçlü olunur!

Evet, güç var olmaksa, siz önünüzde sonsuzca ve bin bir biçime bürünerek uzanan yaşamın ne kadar geniş alanında var olacaksınız? O sonsuz zenginlikte ne kadar biçime bürünebileceksiniz? Ne kadar derinlere kök salabilecek, ne kadar yükseğe çıkabileceksiniz? Ne kadar çok duruş ve üsluba sahipsiniz?

Neleri becerebiliyorsunuz, hangi konularda özel hüner sahibisiniz?

Kaç dili öğrenebildiniz, hangi sporda herkes sizi takdir eder, kaç şiiri ezberden okuyabiliyor, hangi ressam hakkında fikir yürütebiliyor, hangi yemeği güzel yapıyor, hangi müzik aletini dinleyenlerin hoşlanacağı ustalıkta çalabiliyorsunuz?

Karşı cinsle sadece size değil ona da huzur ve güven veren bir ilişki kurabildiniz mi, bu konuda sizin değil de onun fikri ne? Şayet erkekseniz içinizdeki egemen-despotu yenebildiniz mi?

Mesleğinizde başarılı mısınız?

Hiç yazı yazdınız mı?

Elleriniz yeterince hünerli mi, bozulan ev aletlerinizi ya da bisikletinizi tamir edebiliyor musunuz, marangozluktan anlıyor musunuz, elinize hiç testere aldınız mı ya da hiç örgü ördünüz mü, ördüyseniz başlayıp bitirdiğiniz kaç kazak var, özenerek mi örmüştünüz, içinize sinmiş miydi, güzel miydiler?

Kuşların ötüşünden hangisi olduğunu anlayabiliyor musunuz; gördüğünüz ağaçların ve çiçeklerin isimlerini ve özelliklerini biliyor musunuz, hiç ağaç diktiniz mi, saksıda olsun bir çiçek yetiştirip onunla konuştunuz mu? Hangi hayvanla gönül bağınız var? Toprağa bastığınız, göğe baktığınız, ağaçlara dokunduğunuz zaman, ortak bir varoluşun varlığını-doğadan çıkıp gelmiş olduğunuz gerçeğini hissedebiliyor musunuz?

Yeterince kurnaz mısınız, yoksa ensenize vurup elinizdeki ekmeği alıyorlar mı?

Muhtemelen etrafınızda güzellikler olmasından hoşlanıyorsunuzdur; peki, kendi duruşunuzu, bakışınızı, konuşmanızı, oturup kalkmanızı, giyinişinizi, yemek yiyişinizi hatta soluk alıp verişinizi estetize etmeyi hiç düşündünüz mü? Vücudunuzu temiz tutuyor musunuz?

Kendi mutluluğunuzun ancak başkalarınınkiyle ortaklaştığı zaman gerçek derinliğine kavuşabileceğinin farkında mısınız, farkındaysanız empati duygularınız yeterince güçlü mü, başkalarının sizin diğerkam olduğunuzu söyledikleri hiç kulağınıza geldi mi?

Başkalarının sizi dinlemesinden size değer vermesinden muhtemelen hoşlanıyorsunuzdur; peki, siz başkalarını dinliyor musunuz, dertlerine ortak olup aşmasına yardımcı olduğunuz kaç tane yakın dostunuz var? Çocukluğunuzdan beri arkadaşlığınızı sürdürdüğünüz kaç kişi var? Yoksa ilişkilerinizin sizin hayatınızı kolaylaştıran ve hedeflerinize varmanızı sağlayan gelgeç “araçlar” olduğunu mu düşünüyorsunuz?

“Bütün bunlar çok zor” mu dediniz; peki, bir dili öğrenenlerin ya da bir müzik aletini çalanların veya güzel çiçek yetiştirenlerin ya da harika turşu kuranların onları “kolayca” öğrenip yapıverdiklerini mi sanıyorsunuz?

Bir atletin hangi zorluklarla boğuşarak koşu süresini kısaltmaya çalıştığını bilmiyor musunuz, finişi en önde göğüsleme mutluluğunun öncesinde hangi zorlukların göğüslendiğini hiç düşünmediniz mi? Ya da hoşlandığınız bir yazının yazarının o yazıya bir türlü başlayamazken veya başlayıp ilerlerken yendiği gerilimleri hiç düşündünüz mü? “Ne kadar çok dostu var” deyip öykündüğünüz arkadaşınızın o dostlukları sürdürebilmek için nasıl emek verip incelikli bir özen gösterdiğini yoksa fark etmediniz mi?

İşte, güçlü olmayı istemek yetmez; geçilmesi gereken eşikler aşılacak, ödenmesi gereken bedeller karşılanacaktır.

Önüne engel çıkınca bir savaşçı gibi saldırmak yerine diz çökerek ağlayıp sızlayıp kendine acındırma yoluyla sorundan kurtulacağını sanan ahmaklar, sorunlarla tüm açıklığıyla yüzleşmek yerine gölgeleyen ya da hemen uzlaşıveren korkaklar, karmaşık gerilimleri kotarmacı-uyduruk tutumlarla aşabileceğini sanan ve disiplinli çalışma yerine kendisini sürekli okşayarak gevşeyen tembeller, “belirleyen” değil “belirlenen” olurlar.

Onlar, muhtemelen şansızlıklarına ya da kaderlerinin kötü “yazıldığına” bağlayacak olsalar da, hayatlarını istedikleri gibi değil kendilerine dayatıldığı gibi yaşayacaklardır. Onlar, sistemin kendilerine dayattığı ezik ve çarpık bireyselleşme gerçeğinin iğneli fıçısı içinde çırpınarak ömürlerini tüketeceklerdir.

Güç, genetik kalıtım yoluyla değil, hayatın içinde alınan-alınacak tutumlarla kazanılır.

“Erteleme, gerekçe bulup kaçma ve öylesine rastgele kotarma uzmanlık sınavları” olsaydı muhtemelen epey yüksek puan alacak olan “uyanıklar”, böyle davranarak kendileri pek fark etmeseler de aslında gelişip güçlenme kanallarını tıkıyor ve kendilerini “kendiliğinden var oluşlarına” sıkıştırıp “hapsetmekten” başka bir şey yapmıyorlar.

Modern sermayenin coğrafyamızdaki hareketi, merkezinde ve zirvesinde ordu merkezli devlet fraksiyonları olan bir devletin/siyasal alanın koruması altında, serbest rekabetin cangılında yetişip pişmeden henüz başından tekelci yapıda ve geçmişin egemeni antika tefeci-bezirgan sermayeyle ortaklaşarak kendisini gerçekleştirdi. Böylesi hazıra konucu, çarpık ve kısır bir kapitalizmin işleyişi tarafından ivmelendirilen “bireyselleşme” sürecinin “ürünü” olan “birey-bireyler” de, elbette içinde var olduğu söz konusu zeminin damgasını yedi.

Çarpık ve güdük bir “bireyselleşme” sürecinin içinde, despotizmin sopasıyla sürekli itilip kakılarak ve ancak dar bir alanda üstelik korkunun baskısı altında büzüşerek kendisi olabilen toplum ve birey/bireyler, ihtiyaçlarına, hayallerine ve arzularına sahip çıkmakta zorlanırken; aynı zamanda, bu zorlanmanın baskısı altında kalıp-kendisini ifade ederek yaşamın gerçekliği içinde yeterince açılıp saçılamadığı için, kendilerini yeterince bilip-tanımaz.

Kendi arzu ve ihtiyaçlarının peşinde koşturarak yaşamın içinde açılıp saçılma, o süreçte yaşanan birçok gerilim, yetmezlik, korku, heyecan, coşku, başarı ya da yenilgi gibi anlar, bireyin kendisini görüp tanımasına imkân tanır; birey, kendini var etme süreci içinde aynı zamanda kendini iyi ve kötü, güçlü ve zayıf yanlarıyla görüp tanıyacaktır, bu imkan kısıtlandığı oranda kendini tanıyamayacaktır.

Sonuçta, kendisinin toplum tarafından “inşa” edilmiş kendiliğinden varlığını olası tek hali sanan, zayıflıklarını, yetmezliklerini, kötülüklerini göremeyip kendi mevcut varoluşunu ülküleştirip dokunulmaz kılan, zayıf ve güçsüz bir toplum ve birey gerçekliğiyle yüzleşiriz.

Kendini tanımak, özellikle de çirkin, güçsüz ya da kötü yanlarını görebilmek, şayet onlarla gölgelemeden-meşrulaştırmadan açıkça yüzleşip hesaplaşmayı da becerebilirseniz, onları aşma imkânını da sağlar; zaten, gelişip zenginleşmenin en sağlıklı yolu da budur. Ancak, gelin görün ki, çarpık ve ezik birey olmanın en önemli özelliklerinden birisi, tam da kendisinde herhangi bir zaaf hatta kusur bile görememektir.

İşte, birbirini doğuran kısırlaştırıcı ve hatta boğucu süreçler böyle akıp gider. Ancak, aynı kapitalizmin gelişmesinin yaratıp yol verdiği sınıf mücadelesidir ki, bu kahredici kısır döngünün parçalanmasına yol verir.

Güç, neşe ve siyaset

Başka yönleri bir yana, devrimci-komünist siyaset; hedefine doğru gidebilmek için bir yandan akıntıya karşı kürek çekerken aynı zamanda 3-5 topla onları sürekli havaya atıp düşürmeden oynamaya benzer; üstelik, inisiyatifiniz arttıkça karşı akıntının gücü ve düşürmemek zorunda olduğunuz topların sayısı da artacağı için sizden artan oranda güç, daha derin kavrayış, daha yüksek beceri, daha yoğun soğukkanlılık, daha fazla ustalık ve daha çok cüret ve kurnazlık talep edilecektir.

Devrimci, özgün ve karmaşık bir savaş alanında sürekli savaşmak zorunda olan bir savaşçıdır.

Üstelik, sınıf savaşı, devletler arasında yaşanan savaşlardan oldukça farklıdır. Orada kimin dost kimin düşman olduğunun netçe görülebildiği açık seçik sınırlar yoktur, savaşan taraflar açık seçik olmak bir yana sürekli daha fazla gizlenen hatta görülmeyen-görülemeyen sınırlarla birbirinden ayrılır. Ayrıca, sınıf savaşı, yaşamın bütün hallerinde-zenginliklerinde yaşanarak gerçekleşir; arası molası da yoktur, hep sürer.

Sınıf savaşı, sistemin egemeni sermayenin ve koruyucu güçlerinin yaşamın her alanında çok farklı biçimlerde size uygulayacağı şiddete karşı yüksek dayanıklılık talep eder. Sadece dayanıklılık ama asla yetmez; aynı zamanda, mücadelenin akışı içinde sürekli artan oranda talep edilen ek yetenekleri ve kapasiteleri de hızla kazanmak zorundasınızdır.

Evet, savaşın “bütünlüğünü” ve “derinliğini” sürekli yeniden anlamlandırabilen derin kavrayış, sürecin hızlı ve karmaşık akışını anbean takip edip değerlendiren analiz ve sentez kapasitesi, olasılıkları görüp değerlendiren olağanüstü hassas burun ve parmaklara sahip olan bir sezgi gücü, aşılamayan engellere yeniden yüklenip geçebilmek için yüksek moral gücü, artan bir tempoyla günlük rutini ısrarla sürdürürken aynı zamanda sürekli yeni ve yaratıcı hamle yapabilen yüksek enerji, sürekli güçlenen karmaşadan aynı anda çıkıp gelecek çok yönlü yönelim ihtiyacının farklı üslup, biçim ve davranış taleplerine hızla cevap üretebilen yaratıcı zekâ, her alanda ve her an yeniyi keşfedip yaratma cüreti ve becerisi, vücudunu ve bilincini sürekli zorlayan söz konusu sürece rağmen sağlığını, moralini ve dinginliğini koruyup güçlendirebilme ve benzeri tutumlar sınıf savaşının akışı içinde gerçekleşmelidir; başka türlü ayakta kalmak neredeyse imkânsızdır.

İşte, sınıf savaşı süreci, gelişmiş bir bireysellik talep eder ve üstelik onu sürekli daha yüksek yeni zirvelere doğru zorlar.

Bu gerçeklik ama aynı zamanda, güçsüz ve çarpık bireylere bile güçlenmeleri ve kendilerini rafineleştirmeleri için bolca imkân tanır. O, adeta elinde sihirli bir sopa taşıyarak dokunduklarına canlılık ve güç kazandıran bir büyücü gibidir.

Kritik an/moment, savaşçının engellerle, zorluklarla karşılaşıp bağlı olarak da kendi yetmezlikleriyle ya da zaaflarıyla yüzleştiği andır. Yüzleşmenin netliği, kendine eleştirel yaklaşma cesareti, yaratıcı zekayla yeni kapasiteler kazanma yeteneği ve devamla önünde tıkanılan engele yeniden yüklenme cüreti, savaşçının kendisini yeniden yaratma sürecinin yeni bir adımının daha atılması anlamına gelecektir.

Sınıf savaşı, normal-sıradan yaşamlardan oldukça daha fazla yoğunlaşmış, karmaşık ve hızlı akan yapısıyla, içinde savaşanlara normal-sıradan insanlardan çok daha fazla gelişip güçlenme ve rafineleşme imkânı tanır; bunlar bir keyfi seçim ya da istek olarak değil zorunluluk olarak kendilerini dayatırlar, devam edebilmek için yaparsınız ya da hızla savaşın çevre alanlarına hatta dışına doğru atılırsınız.

Evet, devrimci-komünist siyasetin kendisinin yürütücüsü bireyleri bireyselleşmenin özel bir zirvesine doğru iten doğası, aynı zamanda o bireyleri aniden ve hızla dibe doğru itme hatta bazen ezerek çöpe atma dinamiğini de taşır.

O, evet, içine atılan tohumun/militanın olası bütün kapasitelerini açığa çıkaran hatta yenilerini bile yaratan muazzam ölçüde verimli ve bonkör bir zemindir. Ama, gelin görün ki, aynı zamanda acımasızdır ve ezip geçebilir; üstelik nankördür, geçmişteki başarılarınız ne olursa olsun şimdi ve gelecekteki yeni taleplerini karşılayamazsanız sizi hızla savaş alanının dışına atıverir.

* Bu yazı, daha önce yayımlanan “Kendimize notlar” ve “Özgürlüğe doğru kopuş” yazılarının yeni bir bölümüdür.

© 2020 Toplumsal Özgürlük Partisi