Yeryüzünün Lanetlileri: Gücünüze Güç Katmaya Geldik

2020 Türkiye’si özelinde baktığımızda faşizmin kurumsallaşması için atılan adımlardan yalnızca birkaçı olarak sayabileceğimiz, Ayasofya süreci, Çoklu Baro Yasası, Sansür Yasası ve Bodrum’dan servis edilen dörtlünün fotoğrafı gibi çok belirgin emareler, biz sosyalistler açısından örgütlü/partili mücadelen başka bir seçenek bırakmamıştır. İçinde yaşadığımız ülke ve koşullar üzerinden baktığımızda örgütlü/partili mücadelenin hayati düzeydeki önemi görülmektedir.

Peki, örgütlü değil miydik? Türkiye’de özellikle 2005 yılından itibaren filizlenen, ara-form, örgütümsü, örgüt olma arzusu taşıyan, ne örgüt ne anti-örgüt olan irili ufaklı gruplardan biri olarak, kendi çapımızda, gücümüzün yettiği oranda, işçi sınıfı devrimciliği çizgisinde 2007 yılından beri bir arada durmayı başararak mücadeleye katkı sunmaya çalışmaktayız. Türkiye Sosyalist Hareketi’nin içerisinde kendimizi daima bir nüve, küçük bir katkı veyahut duvar metaforundan gidecek olursak bir tuğla olarak gördük.

Naçizane gücümüz oranında; havza olarak benimsediğimiz Darıca-Gebze-Tuzla hattında işçi sınıfı örgütlenmesi yapmak için ısrarlı bir emek sarf ettiğimizi belirtebiliriz. Bunda ne kadar başarılı olduk? Geriye dönüp baktığımızda ısrarlı ve tutarlı bir şekilde havzaya odaklanmamız ve bir arada durmayı başarmamız dışında sahte bir tarih yazımına girme niyetimiz bulunmuyor. Havzadaki halk ile iyi ve kalıcı ilişkiler kurduğumuz da eklenebilir.

Sonrasında özellikle Kadıköy’de yıllarca aktif politikanın bir öznesi (Darıcalılar) olarak çok sayıda zeminde, mücadelede yer aldık. Herkese Sağlık Güvenli Gelecek Platformu, Birinci Bölge Birleşik Mücadele Platformu, Halkların Demokratik Kongresi Kadıköy Meclisi, Kadıköy Hayır Meclisi gibi ‘Birleşik Mücadele’ edebildiğimiz alanlarda elimizden geldiğince katkıda bulunduk.

Gezi Direnişi’nin başladığı günden, polisin hepimizi zorla çıkardığı son güne kadar Gezi Parkı’ndan ayrılmadığımız gibi, yüzbinlerce insanla birlikte omuz omuza mücadele ettik. Hemen ardından başlayan Yoğurtçu Parkı Forumu, sonrasında Yeldeğirmeni Dayanışması ve İşgal Evi sürecinin de aktif özneleri olarak yer almaya devam ettik.

Bütün bu süreçlerde kendimizi “Yeryüzünün Lanetlileri” olarak tarifledik. Bir yandan da Darıca-Gebze-Tuzla havzasındaki işçi meclisi denemelerimizi devam ettirmeye çalıştık. Ancak yıllar geçtikçe tekrar tekrar anladık ki; ne uzuyoruz ne de kısalıyoruz, birileri bizimle yolunu ayırıyor, birileri bize katılıyor ama Devrimci Komünist Özne olma yolunda bir atılım gerçekleştiremiyorduk.

Bir dönem en azından epey hareket halinde olduğumuz için devrimci bir pratiğimiz vardı. O dönemlerde en azından “devrimci teorimiz olmasa da devrimci pratiğimiz var” diyebiliyorduk ancak, son dönemlerde bu anlamda da durağanlaşma baş gösterdi. Manifesto veya programatik belge niteliğinde bir metni yazabilmek için epey çabaladık ama baktık ki ortaklaşmak için daha fazla öz-güçlenme gerekiyor, kendimizi atölyelere gömdük. Bu emeğimiz sonucunda da devrimci teoriye dair bir mahsül çıkmayınca bir baktık ki ne devrimci teorimiz ne de devrimci pratiğimiz kalmış, evvelce en azından bir ayağı olmayan, aksayarak da olsa yürüyen bir kolektifken artık ayakları olmayan, havada asılı duran, neden bir arada durduğunun cevabını üretemediği gibi içerisinde yer alan kişilerin devrimci mücadeledeki geleceklerini ipotek altına alan bir pozisyona doğru gitmekteydik.

İçimizdeki heyecan ve umut azalmadığı gibi aksine birlikte olduğumuz dönem boyunca korumayı becerebilmiştik. İşçi semtinin işçi çocukları olduğumuz için olsa gerek; içinde bulunduğumuz duruma devrimci komünist bir irade koyma zorunluluğunu kavradık ve sıçrama diyebileceğimiz bir karar verdik.

Çünkü, tam bu aşamada yapmamız gerekenler önümüzde tüm çıplaklığı ile serilmişti:

1. Bu şekilde -mış gibi yapmaya devam edecektik.

2. Bizim gibi olan grupları bulup, birleşerek bir parti/örgüt inşa edecektik.

3. Herkesi azad edip, dileyen dilediği parti/örgüte gitsin deyip dağılacaktık.

4. Ortaklaşa tartışma yürüterek, mevcut Sosyalist parti/örgütlerden birine katılacaktık.

Mevcut örgüt formunun içinde yaşadığımız dünyaya cevap veremediğinin, kullandığı dilin dönemi karşılayamadığının, bir parçası olduğumuz Türkiye Sosyalist Hareketi’nin barındırdığı hastalıkların ayırdında olarak mücadele pratiği içerisinde “Ne yapmamalı?” ve “Nasıl Yapmamalı?” sorularının cevaplarını öğrenmiş; “Ne yapmalı?” ve “Nasıl Yapmalı?”nın cevaplarını aramaktaydık.

Karşımızda duran sorun bize has değildi elbette. 21. Yüzyıl Sosyalizmi’ne dair bir arayış, onun örgütlenme modeli, paradigması ve bunun doğal sonucu olarak devrimci komünist özne arayışımız bizi nihayi olarak Toplumsal Özgürlük Partisi saflarına katılmaya meylettirdi. Parti’nin söyledikleri, yazdıkları ile pratiği arasındaki tutarlılık bizim için önemli etmenlerden biri. Samimiyet ve güven de örgütlü mücadelede önem arz eden ve genelde gözden kaçırılan unsurlardır diye düşünmekteyiz. TÖP’e katılımın gündemimize girmesi ve sonucunda da sıçrama diye nitelendirebileceğimiz bu adımı atmamızın ilk hareket noktalarını bu şekilde özetleyebiliriz.

Bir karar verdik; Toplumsal Özgürlük Partisi’ne katıldık ve kararımızın en önemli nedeni Devrim inancı ve arzusudur. Türkiye Sosyalist Hareketi’nin önemli bir kısmı açısından epeydir gerçek anlamını yitirdiğini düşündüğümüz, sloganlarda kalan ve aslında kapitalizmin hayatımızın her alanına sirayet etmesi, yıkılamaz kabul edilmesi nedeniyle yitirilen devrim fikri ilk hareket noktamızdı.

Faşizmin kurumsallaşması yönünde atılan adımlar, tüm dünyada devam eden kaos hali, işçilerin ve emekçilerin açlık veya hastalıktan ölüme mahkum edildiği günümüz koşullarında; seçeneksiz olmadığımızın bilinciyle ve göze aldığımız bedellerin de farkında olarak katılım kararını vermiş bulunuyoruz.

Toplumsal Özgürlük Partisi’ni yıllardır tanımakla birlikte özellikle Gezi Direnişi sonrasındaki 21. Yüzyıl Devrimci Öznesi olma yönünde kendini sürekli halkın içinde ve işçi sınıfının çıkarları doğrultusunda değiştirip geliştiren, devrimin güncelliğini arayan örgütsel modeli, paradigması, işçi sınıfı politikası ile zaaf ve eksikliklerini gören bir yerden özeleştirel pozisyon alışı ve anti kapitalist alanları araçsallaştırmayan bakış açısı nedeniyle tercih ediyoruz.

Geriye ortaklaşa tartışma yürütüp katılma sürecinin nasıl işletileceği, kaynaşma meselesi, paradigmayı özümseme, çekince varsa yoldaşça iletme ve eleştirme, birlikte eyleme ve sonrasında da katılmaya karar veren her yoldaşımızın yeteneğine göre ihtiyacı kadar, ayırabileceği emek-zamanından çalışmak istediği faaliyet alanına kadar belirledikten sonra kolları sıvamak kalıyordu.

Yıllardır mitinglerde ve 1 Mayıs’larda kortejlerde yürümekten imtina eden veyahut STK-DKÖ’lerle yürüyen grup veya bireylerin Türkiye Sosyalist Hareketi’ne dair çoğu eleştirisi haklı olmakla birlikte, son yıllarda revaçta olan örgütsüzlüğü savunma veya örgüt düşmanlığını bir kenara bırakarak; gün geçtikçe daha da sertleşen sınıf savaşımında, göz göre göre yaklaşmakta olan tufan karşısında örgütlü/partili mücadeleden başka bir seçeceğimizin olmadığını, bize dayatılan seçeneklerden birini seçmek yerine kendi seçeceğimizi yaratmamız gerektiğini hatırlatmayı tarihi görevimiz ve boynumuzun borcu sayarız.

İzah etmeye çalıştığımız sebeplerden dolayı, siz değerli dostlarımızı, artık birer neferi ve üyesi olduğumuz Toplumsal Özgürlük Partisi’ne katılmaya, yoldaşlaşmaya, birlikte eylemeye ve mücadele etmeye davet ediyoruz.

© 2020 Toplumsal Özgürlük Partisi