Tutum Belgesi: Bir Çıkış Var!

Ekonomi alanında ve devletin yapısında yaşananlar başta olmak üzere çok yönlü bir krizin içindeyiz. Yaşamlarımızı sürdürmekte zorlanıyor, zar zor adeta çırpınarak ayakta kalabiliyoruz.

Egemenler, bir türlü çözemedikleri ve çözülmedikçe daha da derinleşen siyasal ve toplumsal krizlerle sarsılıyor, kapasite ve güç yetmezliği yaşıyor, yönetmekte zorlanıyorlar.

Öte yandan, krizlerin yarattığı yoksullaşma ve güvencesizlikle her tarafından sarılıp sarmalanarak sürekli daha fazla sıkıştırılan ve geleceğe bakınca da hiçbir umut göremeyen halk, aktif ya da pasif tutumlarla tepki gösteriyor.

Egemenler, halkın tepkilerini devlet şiddetiyle baskılayıp engelleyerek ayakta kalmaya çalışıyorlar.

Ama, öyle görünüyor ki, şimdiye dek yaptıkları onlara yetmemiş!

Bilinçli bir yönelimle halkı daha da yoksullaştırmaya karar verip, uygulamaya başladılar.

Halk, şimdiye dek olandan daha fazlasıyla işsizliğe, açlığa, soğuğa, sağlıksız ve eğitimsiz olmaya doğru devlet zoruyla sürükleniyor.

Halk daha çok yoksullaşacak, egemenler daha da zenginleşecek!

Bu bir savaş ilanıdır!

Halka karşı savaş açıldı!

Toplumsal ve doğal zenginliklerimiz küresel ve yerel sermaye güçlerinin yağmasına açılıyor. İşçi ücretleri dünyada en düşük seviyelere çekilirken, doğal zenginliklerimiz de sınırsızca yağmalanacak!

Nitekim, daha önce görülmemiş düzeyde bir yoksullaşma ve işsizlik bütün kapıları çalıp, her eve bir biçimde giriyor. Beslenme, barınma, ısınma ve giyim gibi en temel ihtiyaçların bile karşılanamayacağı karanlık bir tünele sürükleniyoruz.

İşçiler, birbirinden kopuk olsa da aynı hedefe yönelen direnişlerle, o karanlık tünelin önünde baraj kurup, felakete doğru gidişi durdurmaya çabalıyor.

Kadınlar, içinde yaşamak zorunda bırakıldıkları erkek egemen düzenin “örf ve adetler” diyerek meşrulaştırdığı baskı ve sömürü uygulamaları altında zaten zorlanırken, iktidarın kadın düşmanı politikalarının erkekleri kışkırtmasıyla artık bir ölüm-kalım mücadelesi verir durumda. Her gün yeni bir kadın cinayeti yaşanıyor.

Kabaran kadın öfkesi sokakları doldurup, iktidarı zorluyor.  

Kürtler, iktidar tarafından düşman olarak görülüyor!

Kendi dilini hayatın her alanında rahatça konuşmaktan başlayıp anayasal yurttaşlık hakkına dek uzanan bir demokratik alanda halk olarak özgürce var olmak isteyen Kürtler, devlet terörüyle sindirilmeye çalışıyor. On bini aşkın Kürt politikacı onlarca yıllık hapislikle cezaevlerinde çürütülerek öldürülmeye çalışılıyor.

Milyonlarca Kürt her şeye rağmen var olma hakkını savunmaktan vazgeçmiyor, her fırsatta sokakları dolduruyor.

Binlerce yıllık tarihsel derinlikten çıkıp gelen komünal geleneklerin özel bir toplumsallık içinde güncellenerek kendisini sürdürmesinin ürünü olan Aleviler, inançlarını ifade etme ve ritüellerini uygulamada baskılanıyor, suçlanıyor, düşmanlaştırılıyor.

Doğanın talanının sonucu olarak yaşanan seller ve orman yangınlarıyla kendisini gösteren ekolojik yıkım derinleştiriliyor. Cennet doğamız, sırf sermaye daha fazla kazanabilsin diye içinde yanacağımız bir cehenneme dönüştürülüyor.

“Cehennem mi, nasıl yani?” mi diyorsunuz? Ekolojik yıkım, susuzluk, temel besin maddelerinin yeterli ölçülerde bulunamaması, seller, orman yangınları, kavurucu sıcaklık dalgaları ve soluduğumuz havanın hastalandıracak ölçüde kirlenmesi gibi sonuçlarıyla yaşamımızın normal akışını şimdiden engelliyor, yakın gelecekte daha fazlasıyla engelleyecek.

Bölgede hegemon güç olabilmek için yürütülen yayılmacı politikalar tıkandı.

Savaş ve işgal girişimleri, komşu halklara düşmanlık yaratarak, ülkeyi ırkçı-şoven havayla boğarak, dökülen asker kanlarıyla ve savaşın sürmesi için harcanan kaynaklarla ülkedeki yaşamı bataklığa çekiyor. Şimdi geldiği aşamada bu politikalarda yaşanan tıkanma, şayet devam ettirmekte ısrar edilirse, şimdiye dek yarattığı sıkıntıların daha fazlasıyla yaşanması anlamına geliyor.

Hayır, kötümser değiliz!

Zaten şimdi de uyguladıkları politikaların daha da zenginleştirilip derinleştirilmesiyle, yaşadıklarımızın daha da kötüleşerek süreceği açık değil mi?

Bir felakete, bir kaosa sürükleniyoruz.

Egemenlerin saldırısına karşı halk da irili ufaklı direnişlerle kendi savunma barajını kurup, yaşam koşullarını daha da geriye düşürmemeye çalışıyor.

Halk, kendi acil ihtiyaçlarının elinden zorla çekilip alınmasına karşı sokakları doldurarak ya da direnişler-grevlerle aktif olarak veya iktidardan desteğini çekmekle yetinen pasif tutumlarla iktidarın politikalarına tepki gösteriyor.

İşte, bu koşullarda yapılacak bir seçime doğru gidiyoruz.

Seçim süreci, henüz dağınık, zayıf ve dolayısıyla etki gücü yetersiz olan halkın egemenlere karşı direnme eğilimini güçlendirmelidir.

Seçim süreci, şayet halk örgütlenip mücadele ederse, Saray iktidarının sonunu getirebilir.

Seçim süreci, sadece seçimlerde başarılı olmaya odaklanarak değil, seçim sonrasında da sürüp gideceği belli olan çok yönlü krizlerin çözümünde halkın gücünün ve inisiyatifinin artmasına, çözümün halkın ihtiyaçları yönünde olmasına hizmet etmelidir.

A/ 8 Acil İhtiyaç

Önümüzdeki dönemde yapılacak bir dizi seçimin de önünü açmasıyla yayılımı ve derinliği artmaya başlayan politikleşme, halkın hemen-şimdi gereken bazı acil ihtiyaçlarının açığa çıkarılması ve kazanılması için zengin fırsatlar sunuyor.

Şüphesiz ki, halkın ihtiyaçları yaşamın her alanına yayılan sayısız sorunların çözümünü talep ediyor. İktidarla ve temsilcisi olduğu sermaye güçleriyle halkın yaşantısının birbirine dokunduğu her an ve her yer bir mücadele alanıdır, hepsinin kendine özgü meşru istekleri vardır, hepsi uğruna mücadele verilmelidir. Meşru taleplerin bayrağı altında verilen mücadeleler, ne kadar çok olursa ve toplumsal zamana ne kadar daha derinden ve dakik olarak müdahale edebilirse o kadar iyidir.

Nasıl ki egemenlerin sistemi kendisini “normalmiş” gibi gösteren günlük işleyişiyle toplumsal yaşamı bin bir biçime bürünerek mekân ve zaman olarak kuşatıyorsa; tam tersi yönde işleyen meşru bir halk hareketi de o “normalliğe” kendi “normalliğini” dayatan farklı toplumsal güçlerin, kendi acil ihtiyaçları uğruna yaptıkları farklı mücadelelerle sistemi kuşatmalıdır.

Sistem kendi kuşatmasını esas olarak emrindeki devlet cihazına ve en ücra köşelere dek uzanan pazarın sinsice günlük yaşamı belirleyen görünmez kurallarıyla hayata geçirir. Halk, şayet yaşamak istiyorsa; kendisinin kanını emen bir vampir gibi çalışan sistemin kuşatmasına karşı; o kuşatmayı gevşetmek, içinde gedikler açmak ve nihayet yarıp geçmeye zorunludur. Sermaye doymaz, hep daha fazla büyümek ister; sermayenin daha fazla büyümesi, halkın daha çok yoksullaşması ve giderek hiçleşmesi, kanı alınmış bir ceset olarak çürümesi demektir.

İşte, halk kendi acil ihtiyaçlarını sistemden koparıp almayı hedefleyen ve hayatın her alanına yayılmış farklı mücadelelerle sistemi kuşatmalıdır. Halk zaten pek farkında olmadan, sırf ve sadece biraz nefes alabilmek için sürekli hamle yapar; sorun, bu hamlelerin bilincine varılması, doğru hedeflere yönelmesi ve uygun ortaklıklar kurarak kendisini güçlendirmesidir.

Bu mücadeleler sermaye düzenini ortadan kaldırmaz, ama sömürü ve baskısını azaltır ve halkın ihtiyaçlarını esas alacak yeni bir düzene doğru patikalar açar. O patikalar ortaklaştıkça, sermaye sisteminin tasfiyesi için verilecek mücadele kendisine uygun gelişme-güçlenme imkanları bulur.

İşte, aşağıda ”8 acil ihtiyaç” diye toparladığımız sorun alanları, başka ihtiyaçların dile getirilmesini engellemez, tam tersine talep eder ve onların da önünü açar.

1- İlk olarak, egemenlerin son dönemde aniden yoğunlaştırdıkları halkı yoksullaştırma ve ülkenin doğal zenginliklerini yağmalama saldırısına karşı, halkın tehlikeye düşen “Yaşama Hakkını” savunması yüksek toplumsal meşruiyet kazanmıştır. İktidarın son saldırı hamlesinden sonra, artık beslenme, sağlık hizmeti alma, eğitime ulaşma, ulaşım imkanlarından faydalanma, barınma ve ısınma gibi en temel ihtiyaçların karşılanması için mücadele etmek zorunludur.

Süreklileşen saldırılarla neredeyse her gün bir parçası elimizden koparılıp alınarak sermayeye aktarılan en temel yaşama imkanlarımızı ne pahasına olursa olsun savunmak gerekiyor.

Saldırılar durmayacak, arttırılıp derinleştirilecektir. Halkın savunması da aynı kararlılıkta olmalıdır.

Sadece var olan hakları korumak yetmez. “Asgari değil insanca yaşam!” ya da “Temel gıdalar ve elektrik, su,  doğalgaz gibi temel ihtiyaçların belirli bölümü ücretsiz olsun!” veya “Şehir içi ulaşım ücretsiz olsun!” gibi tümüyle meşru-demokratik taleplerle, yaşamı hiç olmazsa biraz olsun rahatlatabilecek kazanımlar için mücadele edilmelidir.

Sermaye güçleri ellerindeki iktidarla halkı yoksullaştırmak için saldırıyorsa, halkın da hem saldırıları durdurarak yaşama hakkını savunma hem de daha rahat bir yaşam için mücadele etme meşruiyeti vardır.

Üretim alanlarında işçi sınıfına dayatılan düşük ücretle, uzun mesai saatleriyle, iş güvenliği olmayan ve üstelik yapılan işler arttırılarak yoğunlaştırılmış koşullarda çalışma zorunluluğu, sermaye güçlerinin işçi sınıfına karşı işlediği bir suç olarak görülmelidir. İş yaşamının demokratikleşmesi, iş güvenliği koşullarının sağlanması, işçi sınıfının sosyal güvencelerle desteklenmesi hedefiyle mücadele edilmelidir. Grev, en temel bir hak olarak hiçbir koşula bağlanmadan işçiler tarafından kullanılabilmelidir.

“Ticari sır” diyerek makyajlanan ama aslında üretimden kopuk vurgunculuğu ve vergi kaçırmayı kolaylaştıran “soyguncu sırrı” dayatmasının yasaklanması için mücadele edilmelidir. İşçiler çalıştıkları iş alanlarının içeriği ve mali durumu konusunda bilgilendirilmelidir.  

Yaşama hakkı ve bunu sağlayacak gelir güvencesi, en temel insan hakkıdır. Her yurttaşa temel ihtiyaçlarını karşılayacak bir “Temel Gelir” sağlanmalıdır.

2- İkincisi, Erdoğan/Saray önderliğinde yürütülen halkı yoksullaştırma politikasının en büyük güç kaynağı, bu politikaları kalıcılaştırmak ve güvenliğini sağlamak için yürütülen faşizmin kurumsallaştırılması sürecidir. Hedeflerine yakınlaşan ama zaman içinde toplumsal destekleri ve güçleri azaldığı için ilerlemekte zorlanan iktidar güçleri, ellerindeki bütün güçleri kullanarak faşizmin kurumsallaşma sürecini tamamlamak, iktidarlarını kalıcılaştırmak istiyorlar.

Faşizmin kurumsallaşmasının hedefine ulaşması, ülkenin içinden çıkamayacağı bir kaosa sürüklenmesi anlamına geliyor.

Ülkenin kaos içinde çırpınan bir cehenneme dönüştürülmesine karşı, halkın savunma hakkı meşrudur. Madem ki faşizm toplumsal desteğini kaybedip güçsüzleştikçe daha saldırgan oluyor, halkın da aynı kararlılıkla bu saldırıya karşı direnmesi, anti-faşist bir direniş hattında konumlanarak faşizmi püskürtüp ezmesi en meşru hakkıdır.

Sosyalistler, Kürt halk hareketi ve bütün demokratlar siyasal alanda; direnen işçiler, Kürtler, kadınlar, doğa savunucuları, Aleviler ve gençler gibi güçler de toplumsal alanda şimdi yürüttükleri anti-faşist direnme eğilimini, uygun biçimlerde ortaklaştırarak daha güçlü ve sonuç alıcı hale sıçratabilirler, sıçratılmalıdır.

Protesto yetmez!

Yapanlar ne yaptıklarını çok iyi biliyorlar, protestoyla sınırlı tutumlar hiçbir sonuç yaratmaz, saldırılara karşı güç dayatarak geri püskürtmek gerekiyor.

Faşizmi yenebilmek, en az onun kadar güçlü siyasal hamlelerle gerçekleşebilir. Şimdi, anti-faşist bir direniş için ortaklaşma, kararlı, kurnaz ve sonuç alıcı hamlelerle faşizmi dağıtma zamanıdır.

Anti-faşist direnişin en önemli güç kaynaklarından biri de yoksullaştırılıp varoşlara hapsedilen ve orada yozlaşıp çürümeye sürüklenen yoksul ve işsiz gençliğin öfkesi olacaktır.

Ayrıca, sadece sosyalistler değil, demokratlar, laikler ve bir biçimde faşizme karşı olan bütün toplumsal ve siyasal güçler, farklı biçimlerde gerçekleştirilecek ortaklaşmalarla anti-faşist direnişe çekilmelidir.

Sanata ve sanatçılara yönelik faşist baskılara karşı, sanatçılarla dayanışma örgütlenmelidir.

3- Üçüncüsü, halkı etnik kimliğine ve inançlarına göre bölüp birbirine düşürerek yarattıkları puslu ortamda kendi soygunlarını yürüten sermaye güçleri ve onların hizmetindeki iktidar koalisyonuna karşı, etnik kimliklere ve inançlara “kör” olan, yurttaşlık temelinde kendisini inşa edecek olan yeni bir düzenin propagandasını yapma zamanıdır.

Yanlış anlaşılmasın, böyle bir düzeni egemenlerden istemeyeceğiz, onların böyle bir yönelime girmeyeceklerini iyi biliyoruz; ama onların şiddet ve yoksulluk bataklığında çürütme anlamına gelen şimdiki sistemlerine karşı halkın ihtiyaçlarını esas alan başka bir siyasal sistemin de olabileceğini gölgelemeden açıkça savunma zamanıdır.

Özellikle Kürt halkına ve Alevi inancına sahip olan yurttaşlara yönelik uygulamalarda belirginleşen despotik baskılama ve asimilasyon-yok etme politikalarına karşı, onlarla halkçı-demokratik bir stratejik zeminde ortaklaşma alanları inşa etmek, baskıları püskürtmekte ve geriletmekte omuz omuza olmak gerekiyor.

Erdoğan’ın yorumuyla egemenlerin hizmetine uyumlu hale sokulan bir İslami-faşist ideoloji tarafından tümüyle yok sayılan laiklik, eski despotik yapısını da dışlayan özel bir halkçı-demokratik yorumuyla propaganda edilmelidir. Laikliği dillerinden düşürmeyen, ama halkın yoksullaşmasına karşı İslam’ı bir uyuşturma aracı olarak kullanmayı da hesaplayan restorasyoncu resmi muhalefet, kendi iktidarlarında İslam’ı eski dönemin despotik laikliğiyle bulamaç yaparak kurumsallaştırmayı hedefliyor. Düzen muhalefetinin bu iki yüzlü-fırsatçı tutumu deşifre edilmelidir.

İslam’ı sermaye düzeninin hizmetine sokan Erdoğanist siyasal İslam’a karşı, İslam’ın halkçı-demokratik yorumuna yönelen demokratlarla uygun ortaklıklar kurulmalıdır.

Meclisin yetkisini gasp ederek bütün iktidarı hiçbir denetleme mekanizması içinde olmayan keyfi bir tek adama devreden, yasama ve yargıyı doğrudan tek adamın hizmetine sokan, seçilmiş yerel yöneticileri görevden alıp yerlerine kayyumlar atayan, keyfiliği saraylarda saltanat kurma noktasına dek yükselten iktidara karşı, onun ileri adım attığı her alanda savunma hattı kurup ilerlemesini engelleyerek ve karşı hamlelerle onu geri püskürterek direnmek gerekiyor.

4- Dördüncüsü, bölgedeki neredeyse bütün ülkelere karşı yürütülen ve esas olarak sermayenin bölgesel pazarlarda hegemonya kurmasına ön açmayı hedefleyen yayılmacı-savaşçı siyasal ve askeri hamlelere karşı, komşu halklarla dostluk ve dayanışma kanalları yaratılmalıdır. “Yayılmacı-işgalci savaş politikalarına karşı barışı savunalım!” temelinde bir toplumsal-politik hat inşa edilmelidir.

Çoğunluğu yürütülen savaş politikalarının sonucu olarak ülkemize gelen ve en ucuz ücretlerle adeta köle gibi çalıştırılan göçmen işçilerle sınıf dayanışması yapılmalıdır. Sürekli körüklenen ırkçı-şoven saldırganlık yoluyla dışlanıp düşmanlaştırılan ve hayatlarını koruyamaz hale düşen göçmenler, faşist saldırılara karşı savunulmalıdır.

5- Beşincisi, kadınlara karşı iktidarın da desteğiyle artarak süren erkek saldırganlığına karşı, kadınların örgütlediği meşru savunmanın bir parçası olunmalıdır.

En güçlü toplumsal-siyasal direniş odaklarından birisi olarak, kadın kurtuluşçu bilinci ve sokaklardaki pratiğiyle kendisini inşa eden kadın hareketinin özgün-bağımsız-kolektif iradesiyle iletişim içinde olmak, ondan öğrenmek ve önerilerle onu desteklemek gerekiyor.

İstanbul Sözleşmesi’nin yeniden yürürlüğe koyulması, kadınlara toplumsal yaşamda pozitif ayrıcalıklar sağlanması, nafaka hakkının korunması, ev işlerinin kadınlara ait olmaktan çıkması için gereken düzenlemelerin yapılması, kadın cinayetleri faillerinin cezalandırılması gibi talepler kadın hareketi tarafından gündemleştirildi. Taleplerin karşılanması için yapılan mücadelelerin içinde olmak gerekiyor.

LGBTİ+’lara yönelik düşmanlaştırıcı ve can güvenliğini ortadan kaldıran faşist saldırganlığa, nefret söylemi ve politikalarına karşı, farklı cinsel yönelimlere sahip olan bireylerin özgürce yaşama hakkı doğrultusunda dayanışma örgütlenmelidir.

6- Altıncısı, en kalitesiz eğitime mahkûm edilen ve bilinçli politikalarla yozlaştırılıp çürütülmek istenen liseli ve üniversiteli aydın gençliğin, hem kendisine yönelik saldırılara karşı direnmesinin hem de özgür ve demokratik gelişme imkanları yakalamasının önünü açmak, destek olmak gerekiyor.

Anadilde eğitim hakkı yasallaştırılmalı ve imkanları sağlanmalıdır.

Mevcut ekonomik kriz koşullarında yaşamını sürdürmekte zorlanan öğrenci gençlere yemek, barınma, ısınma, ulaşım gibi temel ihtiyaçlarda özel destekler yapılmalıdır.

Eğitim alanlarının işleyişinde öğrencilerin söz hakkı ve kararlara katılımı olmalıdır.

Eğitimde var olan, ırkçı-şoven ya da laiklik dışı uygulamalar kaldırılmalıdır.

7- Yedincisi, erkek egemen, kapitalist ve aynı zamanda da yetişkin bir dünyada yaşamaya çalışan ancak türlü hak ihlali, ihmal ve istismara maruz bırakılan; devletin, ailenin, okulun, toplumun tamamının şekil vermeye çalışırken hiçleştirdiği çocuklar için acil adımlar atılmalıdır. 

Çocukların toplumun özgün bir öznesi olarak hakları olduğu kabullenilmeli ve bu haklar anayasal güvenceyle kalıcılaştırılmalıdır.

Çocukların eşit yurttaşlık hakkı tanınmalı; tüm süreçler onların da katılımıyla, demokratik biçimde işletilmelidir.

Çocuğa karşı her türlü şiddet ve çocukların ekonomik sömürüsü yasaklanmalıdır.

Okul öncesi ve okul çağındaki çocukların ev dışında kendi yaşıtlarıyla sosyalleşeceği yuva, oyun alanı, sanat ve spor aktivite merkezleri ihtiyacı karşılanmalıdır.

Çocuk odaklı, çocuğun üstün yararını gözeten, bütünlüklü bir çocuk politikasının hayata geçirileceği yeni bir düzenin propagandası yapılmalıdır.

8- Sekizincisi, iktidarın destekleyip önünü açtığı sermaye tarafından açgözlüce yağmalanan doğal zenginliklerin savunulması gerekiyor. Şimdilerde içinde sarsıldığımız Korona virüsünün de sebebi olan doğanın sermaye tarafından yağmalanması, artık tehlikeli eşikleri aştı ve yaşama hakkını riske sokuyor. Yaşamın sürmesi, özellikle de genç kuşakların yaşama hakkı, hemen-şimdi sermayenin doğayı yağmalamasını durdurmakla mümkündür.

Şimdiye dek yapılanlar yetmezmiş gibi, yaşanan ekonomik krizden çıkışın önemli yollarından birisi olarak doğanın yıkımına hız verilmeye çalışılıyor. “Yıkım projeleri iptal edilsin!”, günümüzün acil parolalarından birisidir.

Artık kalıcı olarak sürüp gideceği anlaşılan orman yangınları ve sellere karşı savunma yapan halk inisiyatiflerinin içinde yer almak, olmayan yerlerde kurulmasına öncülük yapmak gerekiyor.

B/     Seçimlere Giderken

Ülkenin çok yönlü ve ağırlaşmış krizlerle sarsılan mevcut durumunda çok açıktır ki seçimler kalıcı bir çözüm olamaz.

İktidarla birçok temel konuda uzlaşan ama esas olarak Erdoğan’ın sultanlık sevdasında anlaşamayan mevcut resmi muhalefetin, yaşadığımız derin sorunları çözmek için ne niyeti ne de kapasitesi ve gücü var. Onlar Erdoğan’ın kurduğu yeni siyasal düzeni kimi sivri yönlerinden ve bizzat Erdoğan’dan arındırarak restore edip sürdürmek istiyorlar.

Ancak, bu tespitten sadece restorasyoncu muhalefete hiçbir umut bağlamama sonucu çıkabilir. Yoksa, “madem öyle, o zaman seçimler önemsizdir” gibi bir sonuç çıkarılacaksa, tümüyle saçma ve yanlış olur.

Tersine, seçim sürecinde, halk politikleşir, kulaklarını ve bilincini politik alandan gelen söylemlere daha çok açar; bu durum, “siyasi gerçekleri açıklama” faaliyetine normal zamanlardan daha zengin imkanlar yaratır. Ülkenin şimdi içinde bulunduğu olağanüstü koşullar, böylesi imkanları arttırıyor ve üstelik en güçlü halleriyle kullanmayı zorunlu hale sokuyor.

Öte yandan, seçim sürecinde, faşizmin kurumsallaşması sürecinin yürütücü öznesi olan Erdoğan önderliğindeki iktidar koalisyonunun iktidardan düşürülmesi de hedeflenmelidir.

Güncelliğin en acil ve sivrilmiş ihtiyacı Saray odaklı iktidar koalisyonunun tasfiyesidir. Ancak, o tasfiyenin kendisi kadar, tasfiye sürecinde nelerin yaşandığı, nasıl gerçekleştiği ve şayet en geniş zeminden bakarsak, halkçı-demokrat güçlerin hangi ağırlıkta inisiyatif alabildiği de önemlidir.

Olağanüstü bir sürecin içinden geçiyoruz, neyi nasıl yaptığımız ve ne kadar sonuç alabildiğimiz belirleyici önem kazanıyor.

Sosyalist güçler, parçalı gerçeklikleriyle yeterli güç eşiklerini aşamıyor ve en doğru tutumu saptasalar bile, aslında ülkenin kaderini belirlemekte yüksek inisiyatif alabilecekleri güncel koşulları değerlendiremiyorlar. Mevcut durumun sürmesi halinde, sosyalist güçler sadece başarısız olmayacak, aynı zamanda anlam kaybına uğrayacak ve ülkenin kaosa sürüklenmesinden kendi paylarına düşen sorumlulukla damgalanacaklar.

İşte, tam da bu güncel gerçeklik, sosyalist güçler açısından, ittifaklar politikasının farklı düzeylerde farklı biçimlerde uygulanmasına özel ve belirleyici bir güncel anlam yüklüyor. Güç eşiklerini aşıp güncelliğe müdahale eden güçlerin arasına girebilmek gerekiyor. Doğru tutum şayet sadece saptanıp açıklanmakla kalmayıp da pratiğe fiilen müdahale edebilen bir sahici güce ulaşabilirse, hızla ve sıçramalı bir güçlenmeyle ülkenin kaderini belirleyebilir.

Farklı ittifaklarla farklı hedeflere yürümek ve bu yürüyüşü işçi sınıfının tarihsel ve güncel hareketiyle kendisini bağlayan devrimci-komünist duruşun inisiyatifinin artabileceği bir zeminde yapabilmek; işte acil görev!

Peki, nasıl?

Kürt halk hareketinin yasal siyasal öznesi olan HDP’nin ulaştığı kitlesellik, seçim sürecinde yürütülecek faaliyetler açısından özel imkanlar yaratıyor. HDP’nin kendi siyasal yönelimini sadece Kürt halkının ihtiyaçlarıyla sınırlamayan tutumu ve demokratlarla ve sosyalistlerle ortaklaşma iradesi olağanüstü değer taşıyor.

Tersi yönden bakacak olursak, sosyalizm hedefine doğru yürürken despotik düzenin yok saydığı demokrasi sorunuyla yüzleşen sosyalistler ve kendilerini demokrasi mücadelesiyle sınırlayan demokratlar açısından da zaten kendisi de en önemli demokrasi problemlerinden birisi olan Kürt sorununun çözümü özel önem taşıyor. Çözüm sürecinin en önemli öznelerinden olan HDP ile ortaklaşma kalıcı ve zorunlu bir ağırlık taşıyor.

Ama sadece bu değil, bir adım daha atabiliriz, atmalıyız.

Kürt halk hareketiyle, sosyalistler ve demokratların, Kürt hareketinin yapısının uygun olması üzerinden hareket ederek, Kürt halkının meşru-demokratik taleplerinin gerçekleşmesinin de içinde olduğu bir zeminde, despotik siyasal sisteme kendisini dayatacak bir “halkçı-demokratik stratejik ortaklaşmada” netleşmesi gerekiyor.

İşte, seçim süreci, doğası gereği sadece seçimlerle sınırlı olmayan böylesi bir stratejik ortaklığın inşası açısından da ön açıcı rol oynayabilir.

Evet, öylesine, seçimlerle sınırlı gel-geç bir ittifak değil, anti kapitalist bir yönelime de açık olan demokratik bir yeniden kuruluş için kader birliği zemininde derinden ilişkilenme, stratejik bir halkçı-demokratik ortaklaşma inşa edilmelidir. Seçim sürecinde yaşanacak politikleşme ve günün acil ihtiyaçları böylesi bir ortaklaşma için uygun ivmeler veriyor, verecektir.

Ayrıca, kendisini işçi sınıfının dünya-tarihsel konumu ve hedefleriyle bağlı olarak devrimci-komünist bir zeminde konumlandıran siyasal güçlerle, genel olarak bütün sosyalistlerle ve anti-kapitalist toplumsal ve siyasi hareketlerle farklı biçimlere bürünebilecek uygun ortaklaşmalar da inşa etmek gerekiyor.

Seçim sürecinin politikleşme imkanları, seçimlerle sınırlı olmayan bir tarihsel ağırlığa sahip olan ve aslında esas rolünü seçim sonrasının fırtınalı zamanlarında oynayacak böylesi tarihsel ortaklaşma süreçlerinin inşası için kolaylaştırıcı olacaktır.

Öte yandan özel olarak vurgulamalıyız ki, henüz zayıf ve birbirinden kopuk da olsa bir biçimde var olan ve yeni yoksullaştırma saldırısıyla daha da güçlenme potansiyeliyle yüklenen güncel işçi direnişleri, içinde olması ve güçlenmesi yönünde pratik inisiyatif alabilmesi şartıyla, devrimci-komünist duruşa hem yol vermekte hem de ama daha fazlasıyla ağır görevler yüklemektedir.

İşte, şayet faşizmin kurumsallaşması süreci tasfiye edilebilirse ve sonrasında yaşanacak sürecin içinde “restorasyoncu sistem içi güçleri” aşan demokratik bir yönelim güçlenirse, bu durumun sosyalist inşanın ilk adımına sıçrayabilmesi, şimdi yürütülen mücadelede devrimci-komünistlerin ve genel olarak bütün sosyalistlerin ve anti-kapitalistlerin alacağı inisiyatifin gücüne ve dolayısıyla bu gücü arttıracak uygun ittifaklar kurma başarısına bağlıdır.

O arada, gerçekleşecek farklı ortaklaşmalar, doğrudan kendi bağımsız hedeflerinin gerçekleşmesi için ön açarken, ek olarak, acillik taşıyan bir özel hamlenin ihtiyacını da karşılayacaktır:

Seçim sürecinin, faşizmin kurumsallaştırılması sürecinin ana öznesi olan mevcut iktidar koalisyonunun iktidardan uzaklaştırılmasına da imkân yarattığını vurgulamıştık.

İşte, Kürt halk hareketiyle, sosyalist ve anti-kapitalist güçlerle inşa edilecek farklı içeriklerle yüklü ittifaklar, kendi bağımsız hedefleri yönünde hareket ederken bir “yan ürün” daha verebilir, vermelidir.

Kurulacak ittifaklar, oluşturacakları güç alanlarıyla, aynı zamanda, Erdoğan odaklı iktidar alanının çözülmesini kolaylaştıracak seçim sonuçlarının alınabilmesi için, şimdiki güç dengelerinin dayatmasıyla sistem-içi güçlerle kurulması gerekebilecek sınırlı- gel geç ilişkilerin risklerini de azaltacaktır.

Başka Bir Dünya Mümkün

C/ İş, Ekmek, Barış, Özgürlük!

İçinde bulunduğumuz koşullar, güncel olanla tarihsel olanı birbirine yakınlaştıran bir ortam yaratıyor.

Sistem içi güçlerin yaşanan çok yönlü krizlere çözüm gücü olamamasının bir sonucu olarak sistemde yaşanan tıkanma, bir tarihsel kopuş ve yeniden kuruluş için uygun bir zemin oluşturuyor.

Sorun, böylesi bir tarihsel kopuş ve yeniden inşaya öncülük yapacak bilince, güce ve pratiğe sahip kurucu bir iradenin henüz olmamasıdır.

Evet, yeniden kuruluşun ana omurgası konusunda devletten ve sermayeden bağımsız net bir bilinç, yeterli güç, sonuç alıcı pratik!

Evet, farklı halk güçlerinin kendi ihtiyaçları doğrultusunda yaptıkları siyasal ve toplumsal hareketleri uygun bir yapıda ortaklaştıran bir pratik-örgütsel öncülük! Ve böylesi bir ortaklığın kurulabilmesinin önünü açıp mümkün hale getirecek yönelimleri-hedefleri gündemleştirecek bir politik öncülük!

Burada söz konusu olan, mevcut olanı düzeltmek ya da mevcut olanın içinde sürüp giden toplumsal yaşam için en acil yaşamsal ihtiyaçların asgari ölçüde olsun egemenlerden koparıp almak değildir.

Öylesi tutumlar öne çıkarttığımız acil 8 maddeyle de vurguladığımız gibi elbette gereklidir ve daha da zenginleştirilip toplumsal yaşamın bütün alanlarına yayılarak sürüp gitmelidir. O, bir süreç olarak, ancak toplumsal bir devrim süreci zeminine yerleşebildiği oranda kendi gerçek anlamını bulacak bir hegemonya mücadelesidir.

Haklar kazanmaktan sisteme kendisini dayatarak sistemin içinde fiili-meşru alanlar açmaya dek yayılan bir geniş alanda ve zamana yayılan bir süreç olarak kendisini gerçekleştirebilir.

Ancak, bizzat bu türden güncel arayışların önünü açıp güçlendirecek ve onlara tarihsel hedeflerle ilişkilendirerek derinlik kazandıracak özel bir tarihsel yönelim gerekiyor.

Evet, toplumsal devrim süreci de ancak siyasal bir devrim hedefiyle bakışımlı olarak gerçekleşirse kendi devrimci anlamını kazanır.

Siyasal devrim, egemenlerin düzenini karşısına alan, başta işçi sınıfı olmak üzere bütün halk güçlerinin kendi ihtiyaçlarını esas alarak ve kendilerini egemenlerin düzenine dayatarak gerçekleştireceği demokratik bir cumhuriyetin inşasıdır.

Siyasal devrimin başarısı, kalıcılığı ve derinliği de toplumsal devrim sürecinde yaşanan hegemonya mücadelesinin halkın bilinci ve davranışında yarattığı-yaratacağı özgürleşme-özneleşme kazanımının gücüne bağlıdır.

Ve nihayet, siyasal devrim güncel mücadelelerin içinden doğrusal olarak çıkıp geldiği bir rasyonaliteye sahip değildir; onun kendine özgü bir rasyonalitesi vardır ve kısaca özetlemek gerekirse, o tarihin akışında bir kırılma ya da bir kopuş ve o kopuş sürecinin içinde yaşanacak bir doğum veya yeniden kuruluştur.

Yeni Bir Düzen! Geleceğimizi İnşa edelim!

“İş, Ekmek, Barış, Özgürlük!” talebi gerçek anlamıyla ancak demokratik bir cumhuriyette gerçekleşebilir.

Burada esas olan, halkın acil güncel talepleri için gün be gün yaptığı mücadele ile güncelliğin ötesine sıçrayıp halkın kendi ihtiyaçlarını esas alarak kuracağı “Yeni bir düzen!” hedefleyen iradenin kaynaşması ve bu devrimci kaynaşmanın uygun toplumsal ve siyasal hamlelerle sermaye düzeninin egemenlerine dayatılmasıdır. Böylesi bir dayatma sürecinin içinde ve sonucu olarak sermayenin düzeninin yerine halkın-emekçilerin düzeni kurulacaktır.

Demokratik Cumhuriyet, demokratik bir anayasayla kendisini bağlayacaktır.

Demokratik Anayasa, halkın ihtiyaçlarını esas alacak ve halk oyuyla seçilmiş bir Kurucu Meclis tarafından kararlaştırılıp yasalaştırılacak, sonrasında yapılacak halk oylamasıyla resmileşecektir.

Bu süreç, aynı zamanda, sosyalizme doğru yürüyüşün başlangıcı olma potansiyeliyle yüklüdür.

Toplumsal devrimle siyasal devrimin bakışımlı olarak ilerlediği, elbette kimi zamanlarda biri ya da öteki öne çıksa da hegemonya mücadelesiyle iktidar mücadelesinin iç içe geçerek gerçekleştiği bir süreç!

Sürecin yapısını, onu sosyalizmin kuruluşunun başlangıcı yapmak isteyen güçlerle, halka anayasal haklar düzeyinde kimi temel tavizler vererek egemenliklerini sürdürmek isteyecek olan sermaye düzeni yanlıları arasındaki mücadele belirleyecektir.

Sosyalizme Doğru: Demokratik Cumhuriyet!

Halkçı bir demokratik cumhuriyetin ana yönelimleri neler olabilir?

           1- Halkın en temel yaşam ihtiyaçlarının giderilmesine anayasal güvence sağlanacaktır.

Beslenme, barınma, sağlık, eğitim ve ulaşım, toplumsal yaşamın sürmesinin en temel ihtiyaçlarıdır. Yurttaşların temel ihtiyaçlarının insanca ölçülerde karşılanması devletin görevidir.

Herkesin bir işte çalışma hakkı yeni düzenin kurucu ilkelerinden birisidir. Herhangi bir gerekçeyle iş bulamayan yurttaşların iş bulması ve iş buluncaya kadar temel ihtiyaçlarının karşılanması devletin görevidir.

         2- Üretim, şimdiki gibi sadece kendi kazancını düşünerek yapılan keyfi-rastgele yatırımlarla değil, demokratik cumhuriyetin halkın ihtiyaçlarını esas alan anayasasıyla uyumlu olan yatırımlarla gerçekleşecektir.

Devletin ve halkın kuracağı üretici ve tüketici kooperatiflerinin, halkın ihtiyaçlarını karşılamayı hedefleyen ayrı ya da ortak yatırımları teşvik edilecek, temel ihtiyaçların insanca ölçülerde karşılanması planlı kamusal üretimle güvenceye alınacaktır.

Şimdi var olan ve ihtiyaçlara değil kâr etmeye odaklanmış yapının dönüştürülmesi hedeflenecektir.

Tarımsal üretimin güçlendirilmesi, halkın gıda ihtiyacının sağlıklı bir yapıda ve dışa bağımlı olmaktan kurtarılması için gereken önlemler alınacaktır. GDO kullanımı yasaklanacaktır.

Tarımda ortaklaşarak kolektif üretim yapmak isteyenler teşvik edilecek, toprak, tohum, gübre, alet ve diğer ihtiyaçları devlet tarafından sağlanacaktır.

Topraksız köylülere üretim yaparak yaşamlarını sürdürebilmeleri için toprak sağlanacaktır.

          3- Devletin gelirlerinin ana kaynağı olan vergiler, şimdi olduğu gibi esas olarak en zenginle en yoksulu eşitleyen dolaylı vergilerle değil, esas olarak artan oranlı servet vergisinden beslenen dolaysız vergilerle sağlanacaktır. İnsanca yaşam standartları için yeter düzeyde kazançlardan dolaysız vergi kesintisi yapılmayacaktır.

Dış ticaret, ülkenin ve halkın zenginliklerini emperyalist merkezlere ve onlarla iç içe geçmiş yerli sermayeye aktarma biçiminde yaşanan şimdiki halinin tersine, halkın refah içinde yaşamasını esas alan bir tarzda yapılandırılacaktır.

Yabancı sermaye yatırımları, anayasaya uyma, üretime dönük olma ve kazancının belirlenmiş bir bölümünü yeni yatırımlarla ülkede kullanma şartıyla kabul edilecektir.

Merkez Bankası, şimdi olduğu gibi sözümona “bağımsız” denilerek, küresel ve yerel sermayenin ihtiyaçlarını karşılamakla değil, halkın anayasal güvence altına alınmış olan ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli önlemleri almakla görevli olacaktır. Halk oyuyla seçilmiş Genel Meclis, Merkez Bankasının anayasayla kendisine verilen “Halka hizmet” görevini yerine getirip getirmediğini denetleyecektir.

           4- Merkezden en küçük yerel birimlere kadar uzanan gizli ve açık bir bürokratik örgütlenmeyle kendi egemenliklerini inşa eden ve sonra da “Kutsal Devlet!” perdesi arkasında kendi egemenliklerini halka dayatanların oligarşik düzenleri tasfiye edilecektir.

Halk örgütleri, devletin tekeline aldığı birçok görevi üstlenecektir.

Demokrasi, halkın maddi, manevi ve sosyal bakımdan gelişip zenginleşmesi olarak anlaşılacaktır.

İlk elden saltanat makamları olan valilik ve kaymakamlık makamları kaldırılacaktır.

Merkezi ya da yerel her düzeydeki yönetim organları, halkın oylarıyla seçilen ve halka anayasal haklarını kullanma konusunda hizmet eden meclislerden oluşacaktır. Meclislere seçilen temsilcilerin hiçbir imtiyazı olmayacak, maaşları ortalama işçi ücretini aşmayacaktır. Halka hizmet için gereken ek harcamalar, belgelerinin gösterilmesi şartıyla temsilcilere verilecektir. Halkın, belirlenmiş bir desteğe ulaşmak kaydıyla, kendisine hizmet etmeyen temsilciyi “geri çağırma” hakkı olacaktır.

Yerel mahkemeler ve güvenlik teşkilatları yerel meclislere bağlı olacaktır. Yerel meclisler yerel sorunlarla ilgili tam yetkili olacaktır.

Devlet örgütlenmesinin merkezi bölümü, sadece merkezi düzeyde yapılabilecek faaliyetlerle sınırlanacak, yerel meclisler ve Genel Meclis tarafından sürekli denetlenecek, devletin işleyişinde açık faaliyet ve saydamlık sağlanacaktır.

Başta işçi sendikaları olmak üzere, anayasaya bağlı her türlü halk örgütlenmesi teşvik edilecek ve en temel anayasal hak olarak düzenlenecektir. Halkın kendisine hizmetle görevli yöneticileri denetlemesi bu örgütlerle doğrudan yapılabilecektir.

Halk örgütlerinin medya olanaklarını kullanabilmesi anayasal bir hak olarak tespit edilecektir.

Anayasal haklarının karşılanmaması durumunda halkın ayaklanma hakkı anayasada düzenlenecek, bu hakkın teminatı olarak halkın silahlanma hakkı olacak ve bu silahların temini ve halkın silahları kullanabilmesi için eğitimi devlet tarafından sağlanacaktır.

Devletin herhangi bir etnisitesi ya da inanca bağlılığı olmayacak, herkes hangi kimliği taşırsa taşısın sadece eşit yurttaşlık bağıyla devletle ilişkilenecektir. Herhangi bir etnik kimliğe ya da inanca ayrıcalık sağlanmayacak ya da baskı uygulanmayacaktır. Şimdiki düzende altta görülüp ezilen kimliklere, aldıkları hasarları giderilebilmelerine imkân sağlayacak pozitif ayrıcalıklar sağlanacaktır.

Laiklik, devletin işleyişinin ana ögelerinden birisi olacaktır. Geçmişin despotik laiklik pratiği yerine, inançları insanın insanlaşması sürecinin önemli durakları olarak gören ve aralarında herhangi bir ayrım yapmayan bir laiklik devletin işleyişinde hâkim olacaktır. Dini araç olarak kullanarak siyaset yapan ve bu yoldan yurttaşların inançlarıyla oynayarak kendi egemenliklerini kurmak isteyenler cezalandırılacaktır.

Yaşamı güzelleştirip estetize ederek daha rafine bir yaşamın öncülüğünü yapan sanatçılar devlet tarafından hiçbir ayrım yapılmadan ve faaliyetlerine karışılmadan desteklenecektir.

Devlet, halkın kendisini kendi ihtiyaçlarını esas alarak ve kendisi olarak örgütlemesi zemininde yapılandırılacaktır.

5- Erkek egemen sistem tarafından inşa edilmiş toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı, “eşitlik” konumunu hedefleyen bütün yönelimler desteklenecektir. Ataerkil kapitalist sitemin kadınlar üzerinde yarattığı yıkıcı ve gerici bütün tahribatlar göz önüne alınıp, eşitlik durumu sağlanana kadar kadınlar için pozitif ayrımcılık ilkesiyle hareket edilecektir.

Bakım emeğinin “kadın işi” olmaktan çıkıp toplumsallaşabilmesi hedefiyle belirlenmiş uygulamaların önü açılacak ve bu süreç gerçekleşene kadar kadınların bakım emeğinin azaltılması ve görünür olması hedefli çalışmalar yürütülecektir.

Kadına yönelik erkek şiddeti karşısında kadınların öz savunma hakkı, erkek şiddetinin cezalandırılması ve kadın cinayetlerinin politik kabul edilmesi anayasal olarak düzenlenecektir.

LGBTİ+’lara yönelik her türlü nefret söylemi, homofobik heteroseksist yaklaşımlar suç sayılacak, bütün cinsel kimlik ve yönelimlerin eşit haklara sahip olarak güvenceli yaşam hakkı garanti altına alınacak, herkesin eşit anayasal haklara kavuşması sağlanacaktır.

            6- Çocuklar, toplumun tek imtiyazlı bölümü olarak kabul edilip, özel olarak desteklenecektir.

Her çocuk, hakları olan bireyler olarak kabul edilecek ve tüm hakları devletin sorumluluğunda anayasal güvenceye alınacaktır.

Çocukların toplumda gerçek birer özne olabilmelerinin ön koşulu olan katılım hakları tüm yaşamda hayata geçirilecek; eğitimden, sağlığa, sanattan kent yaşamı ve mimariye kadar her alan, çocukların katılım ve üstün yararı gözetilerek yeniden düzenlenecektir. Çocukların aileleri de dahil olmak üzere her alanda seçme/reddetme hakkı olacaktır.

Çocukların ekonomik sömürüsü yasaklanırken, toplumsallaşmaları desteklenecek, beden ve ruh sağlıklarına, oyun, eğitim ve kültür/sanat aktivitelerine zarar vermeyen ve gelişimlerine uygun olan işlerde kısa süre çalışmalarının koşulları sağlanacaktır.

Çocukların özneleşebilmeleri için söz söyleyebilecekleri alanların ve değiştirme güçlerini kullanabilecekleri örgütlenmelerinin önü açılacaktır.

                 7- Gençlerin, gelişme çağlarını kendi özel yeteneklerini açığa çıkarıp güçlendirerek her düzeyde yetkinleşme dönemi olarak geçirebilmeleri için imkanlar sağlanacaktır. Eğitim, spor, güzel sanatlar ve eğlenme gibi ihtiyaçların, gençlerin istedikleri gibi karşılanabilmesi için imkanların yaratılması devletin görevi olacaktır.

Eğitimin içeriği, halkın refahına ve özgürleşmesine hizmet edecek, doğayla uyumlu ve cinsler arası eşitliği esas alan ögelerle güçlendirilecektir.

Öğretimin her kademesine her yaştan ve cinsten yurttaşlar devam edebilecek, gerekli sınavı vermek kaydıyla diplomasını alabilecektir. Kadınların eğitime devam etmelerine pozitif ayrıcalık tanınacaktır.

Eğitim, şimdi olduğu gibi ezbercilik yerine, güçlükler karşısında yaratıcı çözümler bulmanın önünü açan zekayı geliştirecek tarzda yapılandırılacaktır.

Eğitim sürecinin toplumsal üretimle uygun ortaklaşmalarla gerçekleşmesi sağlanacaktır. Kol emeği ile kafa emeği arasındaki uçurumun kaldırılması hedeflenecektir.    

                 8- Ekolojik felaketler doğurarak kendisini gerçekleştiren mevcut üretim ve tüketim sistemiyle yeryüzündeki yaşamın sürmesi, şimdi içinde sarsıldığımız pandemi, orman yangınları, seller gibi doğa olaylarının da gösterdiği gibi imkansızdır.

Toplumsal yaşamın refahıyla doğanın ekolojik dengelerini uyumlaştıran yeni bir kurucu üretim-tüketim sistemi keşfedilip, gerçekleştirilecektir. Doğanın zenginliklerinden en yüksek faydalanmanın, toplumsal yaşamla doğanın yasalarının uyumu üzerinden sağlanacağı, kar etmenin değil gerçek ihtiyaçların esas olacağı yeni bir toplumsal yaşamın keşfi ve örgütlenmesi anayasal bir hedef olarak belirlenecektir.

Kırda yaşam ve toplu ulaşımın teşvik edilmesi gibi özel önlemlerle mevcut doğa düşmanı gidişin durdurulması hedeflenecektir.

                  9- Ülkelerinde meşru sebeplerle barınamadığı için ülkemize gelen göçmenlerin insanca yaşam hakları anayasal güvence altına alınacak, ülkemize uyumları ve toplumsal yaşama katılabilmeleri için gereken tedbirler alınacaktır.

                 10- Ülkemizin dış politikası, emperyalist sömürü ve baskı düzeninin dışında kalarak ve kendisine yönelik emperyalist dayatmalara karşı halkın devletiyle birlikte direnmesini örgütleyerek inşa edilecektir.

NATO’dan ve diğer emperyalist savaş örgütlerinden çıkılacaktır.

Bölgedeki ve dünyadaki halklarla dostluk ve dayanışma her düzeyde teşvik edilip, örgütlenecektir.

Bölgedeki ve dünyadaki devletlerle ilişki, anayasal düzenimizi kabul edip saygı göstermeleri şartıyla, karşılıklı ihtiyaçlar gözetilerek yürütülecektir.

© 2020 Toplumsal Özgürlük Partisi