Kadın

GİRİŞ

  1. yy’da erkek egemenliği, kadınlar için yok edici boyutlara ulaşmış durumda. Kadınlar, bedenleri ve emekleri üzerinde hiçbir denetimleri olmadan yaşamaya çalışıyor. 

İçerisinde bulunduğumuz yüzyılın en temel sorunlarından biri; bin yıllardır sürmesine rağmen erkek egemen sistemin her gün kendini yeniden üretiyor olmasıdır. Üstelik sürekli yayılarak ve derinleşerek.

Ataerkil sistem, kadının bedeni ve ev içi emeği üzerinde tahakküm kuran erkek egemen bir toplumsal yapıyı. Ataerki, kapitalizmden yüzyıllar önce var olmuş bir sistemdir. Ataerki ve kapitalizm birbiriyle hemhal olmuş, birbirini belirlemiş iki sistem olarak kadınlar üzerindeki hâkimiyetlerini derinleştirmiş, patriyarkal kapitalizm halini almıştır. 

Kapitalist ekonomi sistemi, gelmiş geçmiş en büyük buhranının içerisinde. Kâr oranlarındaki düşme eğilimin artması; yenilenemeyen enerji kaynaklarının tükenmek üzere olması; pazar alanlarının daralması; arz-talep dengesinin giderek bozulması; üretime dayalı değil, paradan para kazanan spekülasyona dayalı bir finansal büyümenin olması. Tüm bunlar kapitalizmi, büyük çaplı bir krize ve krizle birlikte uzun vadeli bir durgunluk sürecinin içerisine çekiyor

Bu kriz artık neo-liberal politikaları farklı biçimlerde geliştirerek, ya da işçi sınıfı üzerinde kemer sıkma politikalarını arttırarak çözülecek bir kriz gibi durmuyor. Çünkü çoklu bir kriz ve her kriz dinamiği diğerini besleyip kışkırtıyor.

Dolayısıyla kapitalizm, girdiği bu çok yönlü krizden çıkmak için; erkeğin “kadın” üzerinde kurduğu hegemonyadan, kadının ikinci cins konumundan da beslenmek durumunda. Böylelikle kadının emeği ve bedeni üzerindeki tahakküm biçimleri yeniden şekilleniyor ve derinleşiyor.

Kadın Hareketi, kapitalizmin güncel krizi içinde yeni biçimlere bürünen yeniden üretim sürecinin ve baskı biçimlerinin analizini dikkatlice yapmalı ve ona göre güncellenmiş bir kadın kurtuluş mücadelesi inşa etmeli.

1. KADIN EMEĞİ ÜZERİNDE YİNELENEN VE DEĞİŞEN TAHAKKÜM BİÇİMLERİ

a.Kadının görünmeyen ev içi üretimi

“…Pek az iş Sisifos’un işkencesine, sonsuza kadar tekrarlanan ev işleri kadar benzer. Temiz olan kirlenir, kirlenen temizlenir, tekrar ve tekrar; gün be gün. Ev kadını zamanın dışındadır; o hiçbir şey yapmaz, sadece şimdiyi sürükler…”

Simone De Beauvoir

Bugünün istatistiki verilerine göre; 10 kadından yalnızca 3’ü dışarıda “ücret” karşılığı çalışıyor. Geri kalan 7’si; ya kayıtsız iş gücü ya da “ev kadını” tanımıyla bütünleşmiş karşılıksız ev içi emek süreci içinde hiçbir güvencesi olmadan hane içindeki erkeğe tabi olarak yaşamak zorunda bırakılıyor.

“Ev kadını”, “ev hanımı” olarak görülen bu kadın mesleğini incelediğimizde, kadının ev içi görünmez emeğinin derinleşen ve değişen yapısını görebiliriz.

Kadınlar; ev içerisinde görünmeyen bir üretimin ve emeğin yeniden üretim sürecinin baş mimarlarıdır.

Ana-soyluluğun eşit, özgür ve kolektif dünyasının yerini, Ataerkilliğin duygusuz, katı, vahşi, cinsiyetçi ve mülkiyetçi dünyası aldığından beri; ev içerisinde temel yaşamsal ihtiyaçların karşılandığı işler kadın görevi olarak şekillenmiştir.

Yani, cinsiyetçi bir iş bölümünün temellerini atan ataerkil sitem, kadını ev içerisinde yemek ve temizlik yapmaya, yaşlıların ve çocukların bakım işini üstlenmeye, erkeğin cinsel ve fiziksel her türlü ihtiyacını karşılamaya mahkûm etmiştir.

Bugüne kadar ki ekonomik sistemlerin referans kaynağı olan cinsiyetçi iş bölümü, bugün de kapitalizme can suyu olmaktadır.

Dolayısıyla kadının bedeni ve emeği üzerindeki tahakkümü; hiyerarşik cinsel yapılanma olan ataerki ile kapitalist sınıf yapısı arasındaki, birbirini güçlendiren ve bütünleyen ilişki ile açıklamak önemlidir.

Buradan yola çıkarak bugün kadını ezen bu sistemi, Ataerkil Kapitalizm olarak tariflemek gerekmektedir.

Kapitalizm, kadının “ikinci cins” konumundan faydalanarak, cinsiyetçi iş bölümünü esas alıp, erkek iş gücünün yeniden üretim sürecini bedavaya getirir. Emeğin yeniden üretim sürecinde gerçekleşmesi gereken tüm işleri, kadın herhangi bir ücret almaksızın yapar ve kadının görünmez ücretsiz emeği kapitalizme dolaylı yoldan “artı-değer” kazandırır. Bu yüzden “ev kadınlığı” diye bir tanımlama olamaz. Olsa olsa “ev emekçiliği” bu üretim sürecindeki üretici güç olarak tanımlanabilir.

Kadının aile içinde oynadığı rol, kapitalizmin sürdürülebilmesi açısından belirleyici bir öneme sahiptir.  Bu yüzden kapitalist devletlerin ailenin korunması için geliştirdiği tüm politikalar, aslında emeğin yeniden üretim sürecini güvenceye almanın en iyi yolu olan “cinsiyetçi iş bölümünü” koruma istemindendir.

Şimdi bir düşünelim. Kadınların ücretsiz olarak yaptığı bu “ev işlerini” artık yapmak istemediklerini. Kapitalizm muazzam bir artı-değer kaynağını yitirmiş olmaz mı? Meşruiyetinin temellerini oluşturan aile yapısı krize girerse, kapitalizm de temellerinden sarsılmaz mı?

Kadının ev içinde ürettiği emek süreci ise, kapitalizmin geldiği yeni aşama itibariyle başka biçimler kazanmıştır. Kapitalizm, üretim süreçlerini fabrikalardan yan sanayilere kaydırıp, fason üretimi yaygınlaştırıyor. Bu yeni üretim süreçlerinin ev içine yansımasıyla her ev birer fabrikaya dönüştürülüyor.

“Parça başı üretim” ile kadınlar ev işleri dışında kalan zamanlarını da evin içerisinde yaptığı “parça başı işlerle” dolduruyor. Yani kadının “boş zamanlarını” bile kullanarak, muazzam bir emek sömürüsünün önünü açıyor.

Kapitalizm ataerkiden aldığı güçle, kadını ev içerisinde ürettiği emeğe yabancılaştırıp, bu emek sürecini değersizleştiriyor. Ürettiği emeğe yabancılaşan kadın; evde “boş boş oturmak” yerine aile bütçesine katkı için, eş, anne ve bakıcı rollerini devam ettirebileceği işlere yöneliyor. “Parça başı” işçiliği, bugün iki ev kadınından birinin tercih ettiği bir işçilik.

Ne kadar iş yaparsanız o kadar çok kazanırsınız. Üretilen ürün başına sabit bir ücretlendirme yapılıyor. Haliyle ücret belli ise, emekçi emek gücünü elinden geldiğince yoğun bir şekilde kullanıyor.

Dolayısıyla parça-başı işçilik ile hem emeğin denetimine gerek kalmıyor, hem de iş günü sınırları ortadan kalkıyor. Bunu yanı sıra, sağlık güvencesi, öğle yemeği ve servis masrafları gibi karşılanması gereken yükümlülükler ortadan kalkıyor. Böylelikle esnek çalışma koşulları, güvencesiz ve uzun iş saatleri olan yaygın bir enformel sektör ortaya çıkıyor.

Kapitalizm, parça başı üretimle atölyeler aracılığıyla gerçekleştirilmesi gereken üretimi sigorta, yemek, atölye kirası gibi giderlerden kurtulmak için “ev kadınına” yaptırıyor.

Emek sömürüsünün en çok yoğunlaştığı alan olarak ailenin ve kişi-cinsiyet olarak kadının kapitalizmin yıkılmasında ne kadar önemli bir rolü olduğunu tüm bunlardan anlayabiliyoruz. 

b. Meta üretim ilişkilerinde kadın iş gücü

Kapitalist üretim yordamı ile doğrudan ilişkili, iki ana “sınıf” vardır. Bunlar; “işveren sınıfı” ve “işçi sınıfı”. İşçi; emek gücünü belirli bir ücret karşılığında işverene kiralayan kişidir. Dolayısıyla kapitalist (işveren sınıfı), bu kişinin kadın veya erkek olması ile değil; emek gücünü kiralayabiliyor olmasıyla ilgilenir. 

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, kapitalizmin iş gücü anlayışına tamamen aykırı olmasına rağmen, kadınlar, iş gücü olarak meta üretim süreçlerinin içerisine girdiğinde, erkeklerin ekonomik bütünleyicileri yani yedek iş gücü olarak görünür. 

Çünkü ataerkinin yarattığı aile içi cinsiyetçi iş bölümüne göre; evin reisi ve geçiminden sorumlu olan kişi erkektir. Ayrıca kadınlar ve çocuklar sosyal sağlık güvencesi açısından erkeğe bağımlıdır.

Erkek, ataerkinin tariflediği gibi “evin reisi” yani geçimini sağlayan kişi olduğu için, kadının kazandığı ücret, “ek ya da destek” ücret oluyor. Bu durum kadınları, erkeklerle aynı işi yapsalar bile onlarla asla eşit ücreti almayacak ve işsizlik durumunda yeniden aile içine dönebilecek uygun yedek iş gücü ordusu haline getiriyor.

Bu yüzden, asıl iş gücünün yanında yedek iş gücü olarak görünen kadınlar, en güvencesiz koşullarda, en esnek saatlerde çalıştırılmakla kalmıyor, ev içi cinsiyetçi iş bölümünün devamı niteliğinde işlere yönlendiriliyor.

On kadından yedisinin “ev kadını” olarak göründüğünü, geri kalan üçünün ise meta üretim ilişkileri içerisinde olduğunu belirtmiştik. Aslında bu istatistiki veriler sadece güvenceli çalışan kadınlar üzerinden elde edilmiştir. Oysaki bugün, çalışan kadınların birçoğu güvencesiz koşullarda çalıştırılmaktadır.

Tekstil sektörü, hizmet sektörü (temizlik işleri, garsonluk, kasiyerlik, tezgâhtarlık), mevsimlik işler de çoğunlukla kadınlar çalışmaktadır.

Kadın iş gücünün genel özellikleri;

  1. Emperyalist ülkelere nazaran bizim gibi geç kapitalistleşmiş ülkelerde, kapitalizmin ataerkiyle güçlü bağlar kuramaması nedeniyle, kadın istihdamına gereken önem verilmemiştir. Evet, son zamanlarda kadın istihdamı arttırılmıştır. Fakat bu ev içi cinsiyetçi iş bölümünün devamı niteliğindeki sektörlerde gerçekleşmiştir. 
  2. Ücretlerin çok düşük olduğu sektörlerde yoğunlukla kadın işçiler çalıştırılıyor. Yönetici kademelere bile çıkılsa, “eşit işe eşit ücret” hakkı söz konusu değil.
  3. İş yerinde taciz, mobbing gibi uygulamalar en çok kadın iş gücü üzerinde kendini gösteriyor. Kadınları patronun, ustabaşının ya da yanında ki erkek işçinin tacizine karşı koruyan yasalar mevcut değil.
  4. Güvencesiz, kayıt dışı taşeron işlerde yedek iş gücü olarak görünen kadınlar çalıştırılıyor. 5,2 milyon kadın işçinin 3,2 milyonu kayıtsız. Kayıt dışı güvencesiz çalıştırma koşulları kadınlar üzerinden meşrulaştırılıyor.
  5. Doğum, evlilik, ekonomik kriz nedenleriyle işten öncelikle kadınlar çıkartılıyor.
  6. Yönetsel mekanizmalarda erkeklerden daha yetkin olmalarına rağmen tercih edilmiyorlar.
  7. Kadınlar açısından çalışılan işin sınırları belli olmuyor. Örneğin hastanede hasta bakıcı olarak çalışan bir kadından, kadınlara yüklenen cinsiyet rolleri sebebi ile işyerindeki bulaşıkları yıkaması ya da temizlik yapması beklenebiliyor.

Tüm bunlar kadın iş gücünün genel özellikleri olarak sıralanabilir. Sektörel farklılıklar olsa da sadece kadın olunması bu çalışma koşullarına maruz bırakılma sebebi oluyor.

İşçi sınıfından kadınların içinde bulundukları umutsuz durum kapitalizmi temellerinden sarsma olanağı en güçlü olan etmendir; çünkü üretimi, üremeyi sınıfsal sömürüyü ve cinsel baskıyı kapsar. Bu nedenle işçi sınıfı kadınlarının vereceği mücadele sosyalist bir feminist hareketin doğuşu için temel öneme sahiptir.

Kadınlar doğumlarından itibaren yaşamlarını devam ettirebilmek için, erkeklere oranla daha çok savaşırlar. Okumak için aileyle savaşırlar; okurken üniversitelerdeki erkek egemen uygulamalarla savaşırlar; mezun olup iş bulmak için savaşırlar; eşit işe eşit ücret almak için savaşırlar; her gün, sokakta öldürülmemek için savaşırlar. Kendi yaşamları üzerinde denetim hakkı için, yaşam hakkı için sürekli savaşır kadınlar. Bu yüzden çok iyi birer “sınıf savaşçısı” da olabilirler

2. KADIN BEDENİ ÜZERİNDE YİNELENEN VE DEĞİŞEN TAHAKKÜM BİÇİMLERİ

a. İşgal edilmiş kadın bedenlerinde savaşlar

Ekonomik krizle iç içe geçerek yaşanan küresel hegemonya krizinin yarattığı savaş coğrafyaları, erkek egemen baskı biçimlerinin en çok çeşitlendiği ve derinleştiği yerler.

Emperyalizmin erkek egemen yapısı ve bu yöndeki politikaları yüzünden, savaşlarda işgal edilen sadece o ülkenin toprakları değil, aynı zamanda kadınların bedenleri oluyor.

Savaşın içerisinde olan kadınlar, ya yoksulluğa ve açlığa mahkûm ediliyor ya da erkekler tarafından köleleştiriliyor. Bedenleri kapitalizmin fuhuş sektöründe “metalaştırılmaya” çalışılıyor.

Tecavüz, cinayet, yoksulluk kadın ve çocukların etrafını en çok savaşlarda kuşatıyor. Savaştan en çok kadınlar etkilendiği için de barışta en çok kadınlar ısrar ediyor.

Emperyalist ülkelerin kendi elleriyle yarattıkları cihatçı çetelerin ortak özellikleri erkek egemenliğinin en gerici zirvesi olmaları. 

Emperyalizm, bu çetelerin gelişmesinin önünü açarak, aslında savaşın doğrudan içerisinde olmayan kadınlara da bir mesaj veriyor. Kadınların en temel haklarının ne kadar geriye gidebileceğini gösteriyor ve kadınlar krizde ilk olarak kapitalizme özgü kadın-erkek “eşitliğinin” ortadan kaldırılacağı yönünde açıkça tehdit ediliyor.

Bu yıkıcı tehdit karşısında gelişen pratik, “öz savunma” oluyor.

Başka yönlerinin yanında, aynı zamanda erkek egemenliğinin en çıplak ve vahşi hali olan IŞİD’in, kadınların var olma hakkına karşı yürüttüğü erkek terörüne karşı meşru savunmayla başlayıp güçlenen muazzam kadın direnişi, bölgenin ve dünyanın bütün kadınlarının bilinçlerinde yankılanıyor.    

O yankılanmanın ürettiği sorulardan biri de şu; kadınların meşru savunmaya geçmek için savaşın doğrudan içerisinde olmasına gerek var mı? Ya da aslında kadınlara ilan edilmemiş ama sinsice ve alçakça yürütülen bir çeşit savaşın devam etmiyor mu? Sürekli artan kadın cinayetleri, yaralama, tecavüz, taciz ve bin bir çeşit saldırı başka nasıl izah edilebilir?

Yılda üç yüz kadının öldürüldüğü bir ülkede barış ortamı olduğu savunulabilir mi?

Uygulanan bin türlü şiddetin kadınların sokaklarda yürüyemeyeceği boyutlara varmış olması ya da sokaklardan kaçıp sığınılan evlerin bile birçok kadın için canlarının alındığı yer olması, bir savaş halini göstermez mi?

b. Artan kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet

Ataerkinin sistematik biçimde kendini yenilediği bir diğer konu da, kadına yönelik şiddet biçimleri. Erkek adalet sistemi, burjuva medyası ve aile yapısı şiddet biçimlerini şekillendirmekle kalmıyor, her gün yeniden üretiyor.

Şiddetin her türlüsü (psikolojik, fiziksel, cinsel), aile içinde, sokakta, kampüste ve iş yerlerinde AKP hükümetinin güncel politikalarıyla ve ekonomik krizle birlikte hızla artmaktadır.

AKP döneminde artan muhafazakârlaşmayla birlikte kadının aile içindeki ikincil konumu ve toplumsal cinsiyet rolleri pekiştirildiği için, her iki aileden birinde kadın erkek tarafından fiziksel şiddete maruz kalıyor. Bunun yanında cinsel şiddet ve psikolojik şiddet ise, işin görünmeyen yüzü.

Kadın bedenini aşağılayan söylemleri, kadınların birer “yumurtlama aracı” olarak algılanmasına yol açan doğum politikaları, erkek egemenliğini ve kadının erkeğin kölesi ikinci cins konumunu pekiştiren politikaları ile kadınları sokakta yürüyemeyecek hale getirdiler. Her erkek rahatlıkla, her kadın bedeni üzerinde söz söyleme ve eyleme geçme hakkı olduğunu iddia edebilir duruma geldi.

Bu yüzden, bir şiddet biçimi olarak taciz ve tecavüz olayları AKP hükümeti döneminde yüzde bin; kadın cinayetleri ise yüzde bin beş yüz artmış durumda. Bu cinayetlerin ve şiddetin yüzde otuzu, kadının tanımadığı erkekler, yüzde yetmişi tanıdığı erkekler (ağabey, baba, eş, amca, sevgili) tarafından gerçekleşiyor.

Çoğu erkeğin eşi ve çocukları üzerinde kurduğu küçük diktatörlüğü, onun sisteme karşı öfkesini sisteme hiç zarar vermeden boşaltmalarına olanak verir. Erkek, hiçbir şey üzerinde hegemonya kuramıyorsa karısı üzerinde hegemonya kuruyordur, çünkü ataerki bu hakkı ona vermiştir.

Dolayısıyla ekonomik krizlerin işçi sınıfı üzerinde arttırdığı ağır çalışma koşullarından psikolojik baskılara kadar birçok tahribatın yarattığı birikmiş öfke; kadına yönelik şiddet olarak açığa çıkar. Erkek işçi bütün iş stresini ve işsizlik stresini kadın üzerinde sistematik bir şekilde şiddete dönüştürür. Bu da derinleşen ekonomik krizle birlikte kadına yönelik şiddetin değişen yüzünün bir resmi.

c. Yargı ve medya bu katliamlara ortak oluyor

Ataerkil kapitalist sistem kadınları her yönden kuşatmış durumda. Adalet sistemi, medya, eğitim sistemi; kadınlara “ikincil konumunu” “toplumsal cinsiyet rollerini” dayatmak ve erkek egemenliğini korumak üzerine şekillenmiştir.

Eğitim sistemi; anaokullarından başlayarak, eğitimin en yüksek aşamasına kadar (üniversiteler) aile içi kadınlık ve erkeklik rollerinin devamlılığını sağlar. 

Medya, erkek egemen dili kullanış biçimiyle, kadınları rollerine uygun dizilere, filmlere, evlilik programlarına hapsederek, erkek egemenliğini her an yeniden üretir.

Hâkimler, savcılar ve onların uyguladığı hukuk sistemi ise kadın katillerine ve taciz, tecavüz, istismar faili olan erkeklere uyguladıkları ceza indirimiyle erkek şiddetini açıkça meşrulaştırıyorlar.

Küçük bir çocuğa tecavüz edilmesine rağmen tahrik indirimi; “öldürdüm ama pişmanım hâkim bey” diyene pişmanlık yasasından indirim; mahkemeye kravatla gelen bir tecavüzcüye bile iyi hal indirimi verilebiliyor. 

Devlet; polisiyle, medyasıyla, siyasetçileri ve hükümetiyle “erk” olana, o arada erkeğe de hizmet ediyor. 

Kadın hareketinin mücadeleleri sonucu, “erkek devlet” anlayışının gittikçe berraklaştığı bu dönemde, kadının kendi kendini koruma gerçekliği de açığa çıkmış oldu.

Kadınlara öz savunmadan başka yol bırakılmıyor. Kadınlar, erkek şiddeti önlenemediği için, kendilerini ve çocuklarını korumak adına ve en son çare olarak şiddete başvuruyorlar.

Kadınların yaşamak için yaptığı her türlü savunma, bir meşru müdafaa olarak görülmeli ve cezasız kalmalıdır.

Ancak erkekleri beraat ettirmek için elinden geleni yapan yargı, kadınlara karşı olağanüstü saldırgan; şiddet kullanmaktan yargılanan kadınlar cezasız kalmak bir yana çoğu zaman en üst sınırdan ceza alıyor.

Tecavüzcüsünü öldüren bir kadına ağırlaştırılmış müebbet verilirken, yemek yapmadığı için eşini öldüren erkeğe iyi hal indirimleri verilebiliyor.

SONUÇ

Kapitalist düzende kadın olarak doğmak son derece özgül bir durumdur. Kadınların toplumsal durumu ve kadın olmayı öğrenişi yalnızca onlara özgüdür. Erkeklerin bu durumu kavramaları ve kadın özgürlüğü için mücadele etmeleri gerçek bir duruma tekabül etmez.

Kadınların ezilmişliği sınıfsal ezilmişlikten farklıdır; çünkü kapitalizmin veya emperyalizmin ürünü değildir. Cinsiyete dayalı iş bölümü ve kadınların ikinci cins konumu kapitalizmden çok önceye ataerkil sisteme dayanmaktadır. Ataerki bin yıllar önce var olan cinsler arası bir ezme ve ezilme ilişkisine dayandığı için, gelişen her yeni ekonomik ve toplumsal sistemle bir uyum sağlayabilmiştir. Bu kadar eski ve köklü bir sistemin kendini diğer ekonomik ve toplumsal sistemlerle yenilemesi ve derinleştirmesiyle, kadının “ikinci cins” konumu ebedi ve ezeli bir duruma sürüklenmiştir. 

Ataerki, kadının üretme ve üreme yeteneğini ve kendisini erkeğin denetlemesine dayanır. Bununla birlikte ataerkillik kapitalizmdeki üretim biçimiyle çelişmektedir; çünkü kapitalizmde sermaye sahibi, emekçilerin emek gücünü sahiplenir ve denetler ama kendilerini sahiplenip denetlemez.

Fakat ne kadar kapitalizm öncesine dayanıyor olmuş olsa da kadın ezilmişliği kapitalizmle birlikte başka bir boyut kazanmıştır. Kapitalizmle birlikte, aile içinde kadınların ve çocukların babanın çıkarlarından bağımsız bireysel çıkarları olduğu anlayışı gelişmiştir. Feodal sistem yerini yavaş yavaş kapitalist sisteme bırakırken, insanlar üzerindeki mülkiyet anlayışı da kendini yitirir duruma geldi. Başka insanları sahiplenmenin adalete aykırı olduğu düşüncesi yaygınlaşırken, bir kadının bir erkeğe ait olması fikri nasıl sabit kalabilirdi?

Kapitalist üretim biçiminin ilk zamanlarından sonra, “ev” ve “iş” arasındaki kopma derinleşmiştir; iş gücü ihtiyacı arttıkça sadece erkeklerin değil kadınlarında meta üretim ilişkileri içerisine dâhil edilmesinin önü açılmıştır. 

Ama “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” şiarı ile yola çıkılan burjuva devrimlerinde görülmüştür ki; kardeşlik sadece erkek kardeşliği, eşitlik ve özgürlük sadece erkekler içindir. Kapitalizm ataerkilliği kendisi aşındırmış olmasına rağmen kadınları bağımlı tutmayı sürdürmüştür. Bunun en büyük sebebi; kadın fabrikalara girdikten sonra “ev içi emeği” üzerindeki denetimin aşınmasıdır. Bu yüzden erkeği “asıl iş gücü” kadını “yedek iş gücü” olarak kabul etmiş, asla eşit koşullarda sömürmemiştir. 

Ataerkinin yarattığı cinsiyetçi iş bölümünden faydalanmakla kalmamış, kadın bedenini de metalaştırarak kendisine yeni sektörler yaratmıştır.  Cinsiyetçi iş bölümünü derinleştirmiş ve yaygınlaştırmış; kadın üzerindeki sömürüyü katmerleştirmiş ve ataerkiye sadık kalmıştır. İlk zamanlardaki çıkar çatışması bir ortaklaşmaya dönüşerek birbirini bütünlemiştir.

Bugün kadını ezen ve sömüren bir sistemden bahsedecek olursak bu olsa olsa “Ataerkil Kapitalizm” olarak tariflenebilir. Sınıfsal, cinsel ve ırksal her türlü ayrımcılık “proletaryanın da proleteri“ kadınlar için katlanılmaz boyutlardadır. Bu yüzden yalnızca kadınlara uygulanan baskıyla sınırlı bir feminist hareket kendi içine kapanarak sömürüye ve emperyalizme son veremez.

Öte yandan, kapitalist düzende kadınlarla erkeklerin eşit olmaları için ev ve iş hayatında yapılacak değişiklikler o kadar köklüdür ki, kapitalizm var olduğu sürece bu mümkün değildir. 

Bu yüzden sosyalizm; sınıfsız, sömürüsüz, bir dünya için olması gereken iken, kadın ve erkeğin eşit olduğu, cinsiyetsiz bir dünya için bir ön koşuldur. Nasıl ki sadece feminizm sömürü ilişkilerini ortadan kaldırabilecek bir mücadele aracı değilse; sosyalizm de tek başına kadın-erkek eşitliğini sağlayabilecek, cinsiyetçi iş bölümünü ortadan kaldırabilecek bir sistem değildir. Ayrıca “kadın-erkek sorunu” sosyalizme ertelenemeyecek kadar da acil bir sorundur.

Nasıl ki işçi sınıfının kurtuluş hareketi yerine kadın hareketini geçirerek, kadın hareketini antikapitalist bir mücadele alanı olarak şekillendirmeyerek, gerçek bir kadın kurtuluş mücadelesi verilemez. Sömürüye ve ırkçılığa karşı tek başına kadın hareketinin mücadelesi, kadın-erkek düalizmini güçlendirmekten başka bir işe yaramayacaktır. 

Tersinden işçi sınıfı mücadelesinde de; ataerkil kapitalizme özgü yetke ve egemenlik yapılarını özellikle aile içinde yeniden üreten bir sınıf partisi, gerçek bir sınıf partisi olamayacaktır.

Sınıf mücadelesinin patlamaya hazır dinamitleri olarak görebileceğimiz işçi kadın hareketini örgütlemekten uzak, sınıfa hala erkeksi materyallerle yaklaşan “devrimci parti” kendi paradoksunda kaybolup gitmeye mahkûmdur.

Bu yüzden; erkeklerle birlikte verilecek “sosyalizm” mücadelesi yanında, erkeklerden özerk bir kadın kurtuluş mücadelesinin de aynı kanaldan devam etmesi gerekmektedir. 

Bu doğrultuda Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP),  

Ataerki ve kapitalizmin kurduğu ilişkiyi; hem birbirinden ayrı iki sistem, hem de ancak birlikte var olabilen iki sistem olarak açıklar. Bu sistem karşısında kadın kurtuluş mücadelesini Sosyalist Feminist ideoloji çerçevesinde savunur. Sosyalist Feminist mücadelenin de sınıfın hareketi ile kurduğu ortaklaşmanın yanı sıra erkeklerden bağımsız bir şekilde yürütülmesi yönünde çalışmalar yapar.

TÖP, kadın kurtuluş mücadelesini Sosyalist Feminist ideoloji çerçevesinde örgütlemeyen kadınların, hareketimiz içerisinde bulunmalarının ve örgütlenmelerinin önünde bir engel görmez.  

TÖP, kadın işçi sınıfının sınıf mücadelesindeki önemini kavrar. Sınıf mücadelesi içerisinde kadın iş gücünü erkek iş gücünden ayıran öznel sorunlara dönük özel örgütlenmelerin önünü açar. İşçi sınıfına Ataerkil Kapitalizmin dayattığı “asıl işçi erkektir” algısından yola çıkarak üretilmiş örgütlenme araçlarını yeniler. Sınıfın örgütlenme araçlarının, materyalinin ve dilinin kadınları da kapsayan biçimde yeniden üretilmesini sağlar.

TÖP, kapitalizmle birlikte, ev içi “görünmeyen emeğin” yenilenen ve derinleşen tahakküm biçimlerine karşı,“ev emekçisi” kadınlar arasında örgütlenecek bağımsız bir kadın örgütlenmesini savunur.

TÖP, kadın bedenine dönük değişen ve yinelenen her türlü şiddet biçimine karşı bütün kadınların ulaşabileceği “öz savunma” pratiklerinin önünü açar. Öz savunmanın sadece şiddete karşı kendini korumaktan değil, özgür bir yaşam hakkını bütünüyle savunmaktan geçtiğini ön görür.

TÖP, emperyalizmin erkek egemen yapısından kaynaklı savaşlarda en fazla hasarı kadınların aldığını görür. Savaşlarda kadınların normal koşullara nazaran, emeği ve bedeni üzerindeki tahakküm derinleşir ve artar. Bu yüzden; emperyalist güçlerin yarattığı ve kullandığı, erkek egemenliğinin en gerici unsurları olan silahlı çetelere karşı gelişen kadın kurtuluş mücadelelerini selamlar.

TÖP, AKP iktidarının bugün şiddetle bastırmaya çalıştığı Kürt halkının özgürlük mücadelesinde barikatın en önünde direnen kadınları selamlar ve onların mücadelesini destekler.

 

© 2020 Toplumsal Özgürlük Partisi