Kavşaktaki ayrışmalar – Oğuzhan Kayserilioğlu

Üst üste binen ve hepsi birbirinden ağır kriz dinamikleri tarafından sıkıştırılan ülkemizde, bitmek bilmeyen seçimlerden yeni birisine gidiyoruz.

Evet, krizler çok güçlü nesnelliklerden çıkıp geliyor. Ama, Erdoğan önderliğindeki iktidar alanı, krizlerin doğumunda ve kalıcılaşıp güçlenmesinde özel katkı yapıyor. Onlar, doymak bilmez iktidar-zenginlik hırsları ve kapasite yetmezlikleriyle krizleri adeta kışkırtıyor.

İşte, şimdi de, kaybettikleri seçimi arsızca yok sayıp yenisini dayatarak yarattıkları “seçim ekonomisi” ve sermaye piyasalarında yaptıkları “keyfi-güvenilmez-sonuç alamayacak” hamlelerle ekonomik krizin derinleşmesine yol veriyorlar.

Yanlış hesapları yüzünden İdlip’te batağa saplandılar, ABD ve Rusya arasında sözümona “kurnazca” denge kurmak isterken şimdi “güçlerini aşan” hamlelerinin başarısız sonuçlarıyla yüzleşiyorlar. Kendi masalarını kuran ABD ve Rusya’nın bölgeyle ilgili hesaplar yaparken Türkiye’ye haber bile vermedikleri ve emrivaki dayatma yapacakları anlaşılıyor.

Sermayenin acil ihtiyacı olan bölgesel hegemonya hedefi şimdilik Kaf Dağı’nın ardına kaçıp gitti!

Ayrıca, iktidarın keyfi dayatmalarıyla gelinen noktada, hukukun hükmünün kalmadığı, çıplak güç ilişkilerinin her durumu belirlemeye başladığı, neredeyse bütün toplumsal süreçlerde güvence alanları daralırken riskin belirleyici hale geldiği bir ortamın içindeyiz. Bağlı olarak, sistemin diğer bir acil ihtiyacı olan yabancı sermayenin “gelmek” bir yana kontrollü bir “çıkış” içinde olduğu görülüyor.

Meclis tümüyle devre dışında, orada artık sadece yüzsüzce ve anlamsız oyunlar sahneleniyor. Her sabah zat-ı şahanelerinin yeni bir “yasa” ilanıyla karşılaşıyor, yeni bir kurumun atandığını öğreniyor, parmağının bütün medya üzerinden gözümüze sokulmasına maruz kalıyoruz!

Dip dalgaları zorluyor

Yine de, krizlerin devletin yapısı ve sermaye sistemiyle ilgili derin kökleri olduğunu da biliyoruz.

Biz hep seçimleri konuşsak da, aslında seçimleri ve iktidar güçlerini de kapsayıp ülkeyi belirleyen derin dip dalgaları sıkça yüzeye vuruyor, alışık olmadığımız hatta bilmediğimiz ortamlara girip çıkıyor, hızla yenilerine sürükleniyoruz.

İşte, 3. Selim ve 2. Mahmut’la başlayan, arada üç Paşa’ya uğradıktan sonra Resneli Niyazi İle dağa çıkıp Enver Paşa ile Sarıkamış’ta donup kalan ve nihayet M.Kemal’in üstün politik zekasıyla bir dengeye kavuşturup devletleştirdiği coğrafyamızdaki “modernleşme” serüveni, şimdi ve burada ağır bir “beka” sorunuyla yüzleşiyor.

31 Mart sonrası yaşananlar ve şimdi 23 Haziran’a doğru yaşayacaklarımız böyle bir zeminde yol alıyor.

Aslına bakılırsa, Türkiye’de işler hiçbir zaman “buralara” kadar gelmez, süreç devlet ve sistem açısından hafif de olsa risk biriktirmeye başlatınca “Ordu kılıcını atar” sorunu “çözer”, işlerin eskisi gibi devamını sağlardı. Ancak, tam da bu “yöntem” yüzündendir ki, sırf “kılıç” sorunuyla asla çözülemeyen ancak arkaya itilebilen “sorunlar” itildikleri yerde biriktikleri içindir ki, daha da ağırlaşarak kendilerini dayatıyor. Üstelik, şimdi artık “kılıcını” atıp herkesi hizaya sokacak güçte bir ordu da yok!

Ayakta kalmak

Sadece egemenler değil, halkçı toplumsal güçler de hatta tek tek bireyler de daha önce yaşamadıkları koşullarda ayakta kalmaya çalışıyorlar.

Ne yapılacak ve nasıl yapılacağı şimdi ve burada keşfedilecek!

Gerçekliğin şimdiki halini bütün yönleri, iç zenginlikleri, gerilimleri ve çelişkileriyle doğru kavrayan, ona kendi ihtiyaçları yönünde yapacağı yüklemenin devrimci zeminini-hedefini keşfeden, gerçekliğe müdahalenin uygun örgüt ve mücadele biçimlerini gören ve onları hayata geçirmesini de becerebilenlerin yüksek inisiyatif kazanacağı özel bir dönemin içindeyiz.

Aynı zamanda, her taraftan esen güçlü rüzgarlara ve zorlayan gerilim eksenlerine rağmen, her durumda ve her zaman bir biçimde kendisini/temsil ettiği toplumsal gücü ve hedeflerini öne çıkarmaya başarabilmek gerekiyor.

2- Faşizm olasılığı

Artık her şey normal; seçimler öncesinde devlet terörü ve seçim günü-gecesi hileler zaten normalleşmişti, şimdi ama herkesin gözü önünde göstere göstere seçimin kendisi çalındı!

Peki ne oldu, herkes uslu uslu hırsızlığı kabullendi ve sanki öyle bir şey olmamış gibi yeni seçime hazırlanıyor.

Halkın tokat vuracak gücü yok, evet öfkeli ve tepkili ama daha ötesine geçemiyor; ayrıca, zaten halk niyet etse de onun yolunu yordamını gösterecek ya da o yönde bir bilinç-davranış olasılığını yoklayıp önünü açacak meşru ve güçlü bir halkçı-demokratik siyasi irade de yok!

Peki, 23 Haziran’a kadar neler olup biteceğini kim biliyor; acaba biz normal bir seçim dönemi mi geçireceğiz yoksa 7 Haziran-1 Kasım arasında olduğu gibi yoğunlaştırılmış hatta vahşileştirilmiş devlet terörüyle terbiye mi edileceğiz?

İstanbul’un zenginliklerini yağmalama imkanını kaybetmemek için her şeyi göze alacakları açık değil mi?

Ama, acaba güçleri yetecek mi?

Soylu’nun IŞİD üzerinden gösterdiği sopa, ilk başta akla başka şeyleri getirse de, “ısıracak köpek havlamaz” dendiği gibi, pek de o güce sahip olmadıklarını ve eskisi gibi bombaların kendisiyle değil de tehdidiyle yol almak zorunda kaldıklarını mı anlamalıyız?

İktidarın güçsüzlüğü

Evet, gerçekten de 7 Haziran sonrasına göre daha güçsüzler, toplumsal destekleri ve meşruiyetleri azaldı, dengelerini kurmakta zorlanıyorlar, iç gerilimler ve kopuşlar yaşıyorlar; elleri yeterince serbest değil, vursalar da devirecek güce sahip değiller.

Ayrıca, “vur” emri verecekleri devlet görevlileri onları tutuklayacak kelepçelerle karşılarına dikilebilir; sermaye ve Batı gergin!

Yani, atlarını artık düz arazide sürmüyorlar, “durumlar karışık”, dikkatli olmak zorundalar!

Ama, unutmamak gerekir ki, faşizmin kendisine özel bir rasyonalitesi vardır; herkesin aklına gelmiyor mu, Kılıçdaroğlu’na öylesine attıkları yumruğu İmamoğlu ya da Kaftancıoğlu’na suikast düzenleyecek bir çılgınlığa sıçratamazlar mı; akıllarından geçirecekleri belli değil mi?

PKK gerillalarıyla yaşanan ve yükselme eğilimindeki çatışmalarda yaşamını kaybeden asker cenazelerinin ırkçı-şoven kışkırtmalara zemin oluşturacağı koşullarda, nasıl seçim yapılacak?

Kaybedeceğini anlayınca “ateşle oynamaya” meyilli güçlerin, oluşabilecek provakatif zemine yerleşecekleri ve askeri güç bulundurma ve şiddet kullanma tekeline sahip olan devletin olanaklarını kullanarak  seçim “kampanyası” yapacakları açık değil mi?

23 Haziran’da seçimler yapılabilecek mi?

Peki, şayet güçleri yetmez de devlet terörü uygulayamazlarsa 31 Mart’ta olandan daha büyük farkla kaybedecekleri şimdiden belli olan seçimleri yaptırırlar mı; o durumda seçimlerin olacağından emin miyiz?

Evet, açık ki oldukça tehlikeli bir “seçim sürecinin” içindeyiz.

Erdoğan-Bahçeli ikilisi, dayattıkları seçimi elbette faşizmi kurumsallaştırmanın bir aracına çevirmeye çalışacaklar.

İşleri zor, kaybetseler zaten çok zor, kazanırlarsa ama yine zor!

Şiddet, terör ve hilelerle yol alıyor olsalar da, kendi kapasitelerinin çok üstünde davranarak geliştirdikleri politikaların şimdi özellikle ekonomi, Kürt sorunu ve Ortadoğu alanlarında yaşadığı tıkanmayla yüzleşiyorlar.

Üstelik, tıkanmanın henüz başındayız ve asıl yıkıcı sonuçlar o tıkanmanın içinde yol aldıkça çıkıp gelecek!

3- CHP ne yapıyor?

Erdoğan-Bahçeli ikilisi ülkeyle istedikleri gibi oynayabilirler mi; istedikleri her şeyi yapabilecek güce ve kapasiteye sahipler mi?

Hayır, değiller, şimdi ama önleri boş olduğu için ve olduğu kadar ilerleyebiliyorlar. İnce ve İmamoğlu’nun iki farklı seçim gecesindeki değişik tutumlarının nasıl farklı sonuçlar yarattığını herkes gördü!

Ancak, CHP genel merkezinin bilinen tutumunda ısrarlı olduğu anlaşılıyor.

Seçimlerin sonrasında hırsızlığın hazırlığı gizli değil göstererek yapıldı, sadece seyredildi; beklenen olup da hırsızlık yapılınca itirazsız kabullenildi; yetmedi o arada “linç” yapıldı, 19 Mayıs’ta Samsun’a gidilerek o da normalleştirilip kabullenildi.

Muhalefetin merkezinde CHP oldukça ne yaparsa yapsın kabullenileceğini ve bir biçimde yol alabileceğini iyi bilen Erdoğan “seçimler yenilenirse biz kazanırız, iyi biliyorum” demesin de ne desin?

Bütün bunlar olurken, sözümona muhalif politikacıların kabullendiğini halk kabullenmedi, her fırsatta sandığa attığı oyuna sahip çıktı, sokakları doldurup öfkesini gösterdi. Erdoğan Ankara’yı kaybetmeyi kabullendiyse halkın gücü sayesindedir. Emin olalım ki şayet iş CHP genel merkezine kalsaydı, şimdi Ankara’da da seçimler yenileniyordu.

O arada, Muş çalındı, birçok ilçe çalındı, sonra HDP’nin kazandığı kimi ilçelere el koyuldu; bunlar da kabullenildi; eh, orada zaten Kürtler yaşıyordu, her şey serbestti.

Aman Erdoğan düşmesin!

İşte, aslında kaybeden ve siyasi hayatının en güçsüz halinde olan Erdoğan, artık hiçbir sürpriz özelliği kalmayan alelade hilelerle ve onların arkasına destek yaptığı devlet terörüyle yol alabiliyorsa, kendisinden çok karşı çıkanı olmamasından güç alıyor.

Hırsızlığın hazırlığı yapılırken “boykot” gündemleştirilseydi, HDP’nin bu tutumu destekleyeceği kesindi ve o zaman hırsızlık teşebbüs aşamasında kalacaktı. Orayı geçtik, seçim çalındı, bu konuda bir kampanya yürütüldü mü? Hiç olmazsa YSK’ye yapılan itirazın sonuçlanmasına kadar hırsızlığı protesto eden ve hukuk dışılığı öne çıkaran bir kampanya yürütülseydi, YSK’den aynı kararın çıkacağından emin misiniz? Madem seçimler yenilenecek, neden hemen AKP’nin istediği sınırlar içinde kabulleniliyor? Linç girişiminin örgütlü olduğu belliyken ve asla “geçmiş olsun” denmeyeceği açıklanmışken, neden Samsun’da el sıkılıyor?

Ne yapsa kabullenilen Erdoğan yenilerini yapması için kışkırtılmış olmuyor mu?

Şayet, “işte zaten düşüyor, gerilim yükseltme taktiğine gelmeyelim ki kendi taraftarlarını konsolide edemesin” denilecekse, aslında gerçekten de düşmek üzere olan Erdoğan’ın bilinçli bir korkaklıkla desteklendiği açık değil mi?

CHP hata mı yapıyor?

Peki, CHP açısından bunlar “hata” mıdır; hayır!

Söz konusu olan, Erdoğan’ı sınırlama ya da düşürme sürecini, “sokak” dinamiği çalışmadan ve dolayısıyla halkçı-demokratik bir inisiyatif güçlenmeden başarabilme isteğinin her şeyi belirleyen bir ağırlık taşımasıdır.

Öyle ki, hatta gerekirse Erdoğan’ın iktidarının sürmesi bile kabullenilecektir. Gül-Babacan ikilisinin tutumları da aynı zeminden besleniyor.

Erdoğan’ın netçe gördüğü bu korku yüzünden elini serbest bıraktığı açıktır.

Kazanılacaksa, sadece ve ancak İmamoğlu üzerinden sürece hakim olan sermayenin rasyonelleri doğrultusunda ve devletin zaten çatırdayan temellerine hiçbir ek yük bindirmeden kazanılmalıdır; sürecin “mimarı” Batı ve yerli ortağı sermaye güçleri/TÜSİAD-YİK böyle istiyor!

Öte yandan, bu isteğin ikinci yönünü de, Kemalist tarih yazımının önemli bir şehrinde ve özel bir tarihte onu yıkan Erdoğan’ın elinin sıkılmasından çıkarabiliriz.

Orada yaşanan basit bir taktik hata değil!

Nasıl mı?

Erdoğan Kemalist rejimi yıktı ama yenisini/Erdoğanist bir rejimi de bir türlü kuramadığını hepimiz görebiliyoruz, değil mi?

İşte, kimi “Ergenekon” güçleriyle yaptığı iktidar ittifakından başlayan bir süreç içinde ve 19 Mayıs çıkışıyla iyice netleşen bir tutumla Erdoğan, artık yeterli maddi güce sahip olmadığı için “tehlikesiz” olan Kemalizmi kurulan yeni rejime eklemlemek istiyor; evet, Erdoğan’ın hizmetinde bir M.Kemal!

Sermaye güçlerinin de Erdoğan’la ortaklaştıkları bu tutumda, M.Kemal’e “dönüş” yeni rejimi tasfiye ve eskisini yeniden inşa hamlesi değil, inşa edilmeye çalışılan yeni rejimin eklentilerinden birisi seviyesine indirgeniyor.

O artık “tarihimizdeki önemli kahramanlardan birisi” olacak ve böylece Kemalizmin etki alanında olan laik-cumhuriyetçi toplumsal güçler tümüyle karşı oldukları yeni rejime böylesi bir “yaratıcı hamle” ile “çaktırmadan” içerileceklerdir!

CHP mi, aslına bakarsanız, Batı ve yerel sermaye tarafından paraşütle indirilip Baykal’ın yerine geçirilen Kılıçdaroğlu’nun “görevi” zaten partide böylesi bir dönüşümü sağlamak değil miydi? Dönüşüm, artık kapitalizmin yeni taleplerini karşılayamayan Kemalizmin sermayenin güncel rasyonelleriyle uyumlu hale sokulmasıyla sağlanacaktır!

Elbette, Erdoğan ve Kılıçdaroğlu aynı Kemalizmi savunmayacak; ama her ikisi de Erdoğan öncülüğünde kurulan yeni sermaye rejiminin içinde konumlanacaklardır. O rejim ama bir türlü kurulamadığı için, ek güçlerle takviye yapılıyor, yeni maskeler takılıyor, yıktığı Kemalizmin “iktidarsız” bir türü de rejime içeriliyor.

Anlayacağımız, CHP değil ama CHP’nin hata yaptığını sananlar fena halde hata yapıyor!

CHP’nin hata yapmadığını, “şimdi sarsılan Erdoğan rejiminin yıkılması ve yeniden Kemalizme dönülmesi” için soğukkanlı davrandığını-provokasyona gelmediğini iddia edenlerin ise, hemen en yakın “gözlükçüye” gitmeleri gerekiyor!

İşte, kurucu önderi Erdoğan’ın “marazi” tutkuları yüzünden “yanlış” yönlere sapıp güç ve momentum kaybeden ve kendisini bir türlü tam gerçekleştiremeyen yeni rejim, kendisinin esas sahibi-mimarı sermaye güçleri tarafından restore edilip onarılıyor, Kemalizmle süsleniyor!

Kim bilir, belki de “Türkiye İttifakı” bile kurulabilir, yeter ki sermayenin şimdi oldukça zorlanan somut-tarihsel hareketinin önü açılsın!

4- Halkçı-demokratik seçenek

Hareket halinde olan muazzam bir toplumsal dönüşüm potansiyeli olduğu açıkça görülüyor.

Ama, o potansiyelin fiilileşmesinin/açığa çıkıp toplumsal alanı belirlemesinin hangi yapıda olacağı henüz belli değil.

Hareket halinde olan ama henüz kalıcı bir yapı kazanamamış olan bu potansiyel enerji, kendisini gerçekleştirme sürecinde başına gelenler tarafından yapılan yüklemelerle belirlenerek yapılanıyor.

Farklı toplumsal güçlerin/özellikle de sınıfların, dönüşümü kendi ihtiyaçlarıyla uyumlu bir yapıya sokma çabaları birbirleriyle karşılaşıp çatışıyor. Her güç, sürece egemen olarak oluşan yapıya damga basmak istiyor.

İşte, her toplumsal güç/sınıf kendi ihtiyacını ortama dayatacak, dayatma bilinci ya da gücü olmayanlar o bilince ve güce sahip olanlar tarafından belirlenecek, bu çatışma ortamında “gemisini yürütmeyi” becerip de çatışmaların akışında oluşan dengelerde hegemon duruma kendisini yükseltenler sürece hakim olacak ve fiilileşmeye kendi ihtiyaçları doğrultusunda bir yapı kazandıracaktır.

Sonucun “net” değil “melez” ya da “bulanık” bir yapı taşıması da olasılık içinde ve zaten henüz bir sonuca ulaşamayan şimdiki durum böyle bir yapısallık taşıyor.

Günümüzün görevi

Günümüz koşullarında, ancak halkçı-demokratik bir sürecin içine gömülüp-yerleşerek kuracağı ittifaklar ve dengelerle kendisini en güçlü konuma yerleştirebilecek olan işçi sınıfının siyasal hareketi, nesnel ortamın onu asla kendiliğinden öne çıkarmayacağı tersine geriye iteceği bilinciyle davranmalıdır. Önemli olan şudur ki, aynı nesnel ortam günümüze özgü özel bir durum olarak aynı zamanda sürece damgasını basma “tarihsel” fırsatını da veriyor.

İşte, evet her zaman alışılageldiği gibi engellenme vardır, ama şimdiki tarihsel momentte aynı zamanda öne doğru “itilme” de söz konusudur; iki zıt eğilim birden devrede!

Şayet onun üzerinde yürüme bilinciyle donanılır ve cüretiyle davranılırsa  oluşması mümkün olan bir kolaylaştırıcı yol var!

İşte, Lenin’e haklı olarak yakıştırılan “devrimin güncellenmesi” ustalığı tam da böylesi anlarda kendisini dayatıyor.

Aslına bakılırsa, halkın ihtiyaçlarını esas alan devrimci seçeneğe maddi zemin olmaya uygun bir halkçı-demokratik toplumsal hareket kendisini bir süredir hep var ediyor.

Toplumsal güçler özellikle Gezi İsyanı’ndan beri zincirlerini parçalama faaliyeti içinde!

Seyrelip yoğunlaşan, sönüp kabaran ama hep süren bir çaba, halkın kendi ihtiyaçlarını, arzularını ve tutkularını elde etme çabası, demokrasinin bu topraklarda yaşanmasının güncel öznesinin/halkın kendisini kendi emeği ve eylemiyle özneleştirdiği bir süreç olarak yaşanıyor.

Pek de alışık olmadığımız özel ve kalıcı bir halkçı-demokratik direnç ve arayışla yüzleşip tanışıyoruz.

Her şeye rağmen inatla kendisini var eden bu direnç, üstelik bir siyasi öncüye sahip olmadan sürdürülen bu halkçı arayış, kendisine aydın diyen çözülmüş kimliklerin halkı küçümseyip aşağılayan söylemlerini çöpe atarak kendisini sürdürüyor. Seçimlerde de sonuç alıyor, ama sonuçlar çalınıyor!

Demokratik cumhuriyet

Demokrasi, sermayenin egemenliği koşullarında, halkın kazanımlarının anayasal garantilerle ve kurumlarla korunduğu bir “denge” hali değil midir?

Anayasal güvenceler bu “dengenin” sağlamlığını gösterir ve devlet, burjuva-demokratik bir cumhuriyet biçiminde kendisini inşa eder. Sermaye, kendi düzenini sürdürebilmek için halkın kazanımlarını kabullenmek zorunda kalmıştır.

Şayet halk sermaye düzenini zorlamasını, onu geriletecek, çözecek ya da başını döndürüp dengesini bozarak kontrolünü kaybedecek bir zemine yerleştirebileceği seviyeye dek sürdürebilirse, o zemine ayaklarını bastığı anda sermaye güçlerine dayatacağı demokratik bir anayasaya dayanarak halkçı-demokratik bir cumhuriyeti inşa edecektir. Bu durum, sosyalizmin inşasının güncel imkanının yakalandığı anlamına gelecektir.

Halk, gereksindiği gücü, sürecin başında değil içinde, böylesi bir mücadele sürecinde kendi ihtiyaçlarını elde ettikçe kazanacaktır. Devrimci-komünist güçlerin şimdiki dönemdeki esas yönelimi de, halkın böylesi bir mücadeleyi yürütmesine destek olmak hatta öncülük yapmak olmalıdır.

İşte, dağınık ve güncel ihtiyaçlara odaklı şimdiki halk hareketini birbiriyle ilişkilendiği bir ortak alanda toplamak ve güncel ihtiyaçları elde etmenin siyasal düzenle ilişkisini kurabileceği bir bilinç ve davranış düzeyine sıçratmak, halkçı-demokratik bir cumhuriyetin inşasına fiilen başlamak anlamına gelir ve devrimci-komünistlerin güncel görevi tam da bu noktada odaklanıyor.

Günümüzde öne çıkan işçi ve yoksul direnişleri, kadın direnişleri, Alevi direnişleri, ekolojik direnişler ve gençlik direnişlerini, hem kendi içlerinde hem de hepsi birlikte ortaklaşacakları özel bir halkçı-demokratik alanda toplamak ve kendi ihtiyaçlarının anayasal güvence altına alındığı bir demokratik cumhuriyet hedefine doğru hareketlendirmek, günün acil ihtiyacıdır.

Bu ihtiyacı ister “ileri” zıplayarak ister “geri” kaçarak gölgeleyen her tutum, devrimci-komünist zeminden uzaklaşma anlamına gelecektir. Bu zeminin acil ihtiyacı olan devrimci özne, ancak ve sadece böylesi bir sürecin içinde yer aldığı ve onun öncülüğünü yapabildiği oranda “teorik” değil “pratik” bir gerçeklik kazanabilecektir.

Oyumuzu kime vereceğiz?

31 Mart’ta öyle davranılmıştı ve şimdi dayatılan 23 Haziran seçimlerinde de, elbette güncel bir belirlenim-zorunluluk olan “Cumhur İttifakı’nı geriletme” taktiği uygulanmalıdır.

Ama, nasıl?

O taktik, seçimleri de kapsayarak bütün bir döneme yayılan güncel devrimci-komünist görevi hayata geçirebildiği oranda devrimci bir anlam kazanacaktır.

İmamoğlu’nu öne çıkaran dalgaya kapılarak “vitrin siyaseti” yapma ve kolayca güç devşirme konformizmine yerleşenler, kendilerini anlamı/içeriği devrimci olmayan bir süreçle farklı bir yöne ve yapılanmaya itmiş oluyorlar. Onların “kazanımları” da aynı içerikle yüklü olacak ve içine katıldığı bünyeyi kendisinin sürekli oluşacak yeni ihtiyaçları doğrultusunda zorlayıp belirlemeye çalışacak, içinde olduğu zemini “bulanık” olma yönünde zorlayacaktır.

Herkes biliyor, CHP’yi “avlamaya” giden nice siyasetler ve bireyler CHP tarafından itinayla “avlanarak” içerildiler. Dolayısıyla, aynı tutumun şimdiki heveslilerinin “içi boş” ve subjektif kendine güvenleri hiçbir güvence taşımıyor.

“Peki, ya HDP?” denilecekse; kendisini halkçı-demokratik Kürt halk özneleşmesinin iç bileşenlerinden birisi olarak konumlandırmaya çalışan bu yapı, kendi taktiğini başka binbir mücadelenin iç içe geçtiği bir ortak alanın içinde, onun tarafından korunup-yönetilerek yürütüyor. O durumda bile, söz konusu taktik gebe olduğu yüksek “riskler” gözetilerek, “Cumhur İttifakı’nı geriletme” üzerinden ve özellikle de Kürt halkının ihtiyaçları öne çıkarılarak uygulanıyor.

Farklı bir zeminde konumlanmaya çalışan, kıyas edilemeyecek çapta daha az bir güce sahip olan ve en önemlisi de henüz daha özneleşemeyen güçlerin, çok daha “dikkatli-özenli” olması gerektiği açık değil mi?

Kendisini özneleştirmiş, güç eşiklerini aşmış ve başka binbir mücadeleyi de beraberinde yürütebilen bir güç alanı bile özenle davranırken; günün dalgasının üstünde hemen atlayıvermek ve o dalganın öznesiyle kolayca ortaklaşıvermek “rahatlığı” ya da “gevşekliği” hangi bilincin ürünüdür ve hedefi nedir?

Biraz daha “utangaçça” aynısını yapanların yanısıra, özellikle ÖDP’nin tamamen CHP’nin eklentisi haline dönüştüğü görülüyor.

İşte, sadece seçimler değil ama her durumda, elbette “kasılmadan” ve binbir taktik biçime bürünerek, ama her zaman günün acil devrimci-komünist görevini öne çıkarıp-hayata geçirerek kendisini var eden bir pratik kendisini dayatıyor; yapılır ya da şu veya bu gerekçeyle ertelenir; toplumsal yaşamın sonrası da bu tutumlara göre yapılanır.

Nesnel durumlar onun tarafından belirlenen nesnel-devrimci cevapları gereksinir, kasaba kurnazlıklarıyla ya da şehirli sinizmi ve konformizmiyle gerçek inisiyatifler kazanmak imkansızdır.

5- Sermayenin seçeneği: Restorasyon

Ülkede yaşayan herkesin günlük yaşamlarını belirleyen krizlerin devletin yapısı ve sermaye sistemiyle ilgili derin kökleri olduğu biliniyor.

Biz hep seçimleri konuşsak da, aslında seçimleri ve iktidar güçlerini de kapsayıp ülkeyi belirleyen derin dip dalgaları sıkça yüzeye vuruyor, alışık olmadığımız hatta bilmediğimiz ortamlara girip çıkıyoruz.

Aynen sürüp gidemeyeceği belli olan bu kaotik ortamın yakın geleceğinde, faşizme yönelen sürecin güç kazanması ya da çözülmesi ve halkçı- demokratik bir yeniden doğum iki zıt olasılık olarak belirginleşirken; 31 Mart sonrası koşullarda, sermaye güçlerinin Erdoğan’ın kurduğu yeni rejimi açıklarını kapatacak biçimde “restore” ederek sürdürme eğilimi güç kazanıp öne çıkıyor.

Evdeki hesap çarşıya uymayınca

Tarihsel despotizm tarafından belirlenen eski oligarşik ve totaliter rejimi kendi güncel ihtiyaçları doğrultusunda yenilemek isteyen sermayenin, devletin ve rejimin merkezindeki ordu merkezli askeri-bürokratik odağı kenara/çepere doğru iterek kendisinin mutlak iktidarını inşa etme süreci, beklenmeyen “yol kazalarına” uğrayınca, bir dizi krizin iç içe geçtiği şimdiki kaotik ortamın içine sürüklendik.

Ordu merkezli bürokratik odak rejimin merkezinden çeperine sürülecek ve iktidar alanında sermayenin mutlak hakimiyeti sağlanacaktı. Tarihsel bilince sahip sermaye güçlerinin, geçmişin antika sermayesinin günümüzdeki uzantılarının içinde biriken hınç ve iktidarlaşma arzusuna bilinçlice yol vererek hatta arkasından iterek başlattığı süreç, “Ergenekon” operasyonları sonrasında başarıyla sonuçlandı. Ancak, sermayenin “evdeki” hesabı “çarşıya” uymadı ve kendi önderliğinde yürüttüğü sürecin içinde güç ve beceri kazanan Erdoğan, ordu kurumunun tasfiyesiyle doğan boşluğa kendisi yerleşmek istedi.

Gelin görün ki, Erdoğan da kendi “padişahlığını” bir türlü kuramıyor!

İşte, eski/Kemalist rejim yok ama yenisi de artık anayasası bile olmasına rağmen bir türlü kurulamıyor.

İçinde hep beraber çırpındığımız bir türlü “kendisini tamamlayamayış” ve “kurulamayış” gerçekliği, önceleri “rejim krizi” biçiminde kendisini gösterirken, 15 Temmuz darbe girişimiyle hızla “devlet krizi” seviyesine doğru sıçrayıvererek, toplumun tümünü her biçimiyle içine çekip boğan bir bataklığa dönüştü.

Beka sorunu

Devlet ve rejim krizlerinin iç içe geçtiği kaotik ortamın Suriye benzeri bir kaosa sürüklenme tehlikesi güçleniyor.

Öyle aldatmaca falan değil, egemen güçler gerçekten şimdiye dek bilmedikleri türden bir “beka” sorunu yaşıyorlar. Erdoğan-Bahçeli ikilisinin özel bir “beka” sorunu yaşadığı ve panik içinde çırpınarak tehlikeyi atlatmaya çalıştıkları da doğrudur; ama, esas olan, o ikilinin özel “beka” sorununu da kapsayan son derece ağır ve gerçek bir “beka” sorunudur.

Sermaye sisteminin siyasal güvencesi olan devletin “beka” krizini aşamayışı sürüp gittikçe, bizzat sermayenin somut-tarihsel hareketini de içine alıyor, kapitalist sistemin dengelerini bozuyor ve zaten küresel ve yerel düzeyde yaşanan ekonomik krizin hasarlarını da ağırlaştırıyor.

İşte, Türkiye’nin kapitalist ekonomisinin, kendisini öz gücüyle yeniden üretemeyen ve artan oranda “yabancı sermayeye” bağımlı yapısı, Erdoğan iktidarının kapasite yetmezlikleriyle birleşince, kapitalizmin güncel ekonomik krizinin yeryüzünde en fazla zorladığı 2-3 ülkeden birisi olunuveriliyor. Birçok gerilim ekseni tarafından sıkıştırılan ve önünde biriken sorunlar ağırlaşan Erdoğan, sermayenin bitmeyen “yapısal reform” isteklerini de karşılayamaz hale geldi.

Son TÜSİAD-YİK toplantısında hepimizin bildiği konuşmaların da gösterdiği gibi, Erdoğan önderliğindeki iktidar alanıyla, sistemin egemeni sermaye güçleri arasında açıkça görülen ve gittikçe artan bir gerilim var.

Devletin farklı fraksiyonlarının iç-bütünlüğü parçalandı. Erdoğan’ın arkasında duran güç alanı ise, hem oldukça dar bir alana sıkışmış durumda hem de o “dar” alanda bile karşılıklı “bıçak bilemelerin” sesleri duyuluyor.

Üstelik, o dar alanın toplumsal meşruiyeti onca baskı ve hileye rağmen alınan seçim sonuçlarının gösterdiği gibi zayıf.

Topyekûn bakıldığında, böylesi bir “boşluk anı” hem sermaye rejimine tepkili halkçı-demokratik güçlerin hem de devletin kendilerini dışlayan temel yapısına tepkili silahlı ya da meşru Kürt hareketinin önünü açıyor.

Çıkış: Restorasyon, ama nasıl?

Evet, gelinen durumda, birikimleri tehlikeye düşen sermaye güçleri Erdoğan’la pek de alışık olmadığımız biçimde yüksek sesle konuşmakta haksız değiller.

Ama sadece doğrudan kendileri konuşmuyorlar, sermayenin ihtiyaçlarının belirlediği özel rasyonellerin kontrolündeki piyasalar da “konuşuyor!”

O arada, CHP içine yapılan Kılıçdaroğlu hamlesi ve MHP içine yapılan Akşener hamlesine ek olarak, şimdi de Gül-Babacan ve Davutoğlu üzerinden AKP içine hamle yapılıyor. Bu hamle kendisini var etme cesaretini ve becerisini gösterirse, sermayenin Erdoğan’ı hizaya sokma ya da düşürme yöneliminin önünü açacaktır.

Ama esas hamle, İmamoğlu üzerinden yapılıyor. Diğerlerini de kendi etki alanına alabilecek bir güce ulaşmak çabasındaki bu hamle, aslına bakılırsa 12 Eylül 1980’den itibaren süren sermayenin devlette mutlak iktidar sahibi olma çabasının son ve vurucu bir ürünü.

Sermaye, artık kendi hareketinin önünde hiçbir pürüz istemiyor, her süreç hiçbir “aracı” olmadan ve “pazarlık” yaşanmadan doğrudan sermaye tarafından yönlendirilmeli ve onun ihtiyaçlarını karşılamayı esas almalıdır.

Bu yönelim, marazi bir iktidar hevesinin ürünü değil, kapitalizmin gelişiminin ülkemizde geldiği seviyenin ve güncel olarak da yaşanan ekonomik krizin acil taleplerinin bir ürünü olarak şekillendi.

Erdoğan’la yaşadıkları gerilimi de, onun hizaya çekildiği bir “uzlaşma” biçiminde ya da yapıp ettiklerinin verdiği zarar yüzünden “düşürüldüğü” biçimde çözmek zorundalar.

Restorasyon, Erdoğan önderliğinde kurulan yeni rejimin aynı Erdoğan’ın marazi tutkuları ve kapasite yetmezlikleriyle oluşan sivrilikleri törpülenerek ve zaaflarından arındırılarak sürdürülmesi anlamına geliyor.

İmamoğlu ise, eski/Kemalist rejime geri dönüşün önderliğini yapmayacak; bilakis, kurulan yeni rejimin yeni önder/Başkan adayıdır.

6- Sonuç

İçinde yaşadığımız kaotik dönem aşılamayıp sürdükçe toplumsal güçleri kendi ihtiyaçları doğrultusunda harekete geçiriyor. Her güç kaosun sunduğu fırsatları kullanarak kendisi için daha uygun bir yeni durum yaratmaya çalışıyor.

Örgütlü olan Erdoğan odaklı alan ve sermaye kendi seçeneklerini daha güçlü biçimde savunurken; halk güçleri içinde sadece Kürtler örgütlü olma avantajını kullanıyor ve inisiyatifini güçlendirebiliyor. Oldukça geniş bir alana yayılan diğer halk güçleri ise, tepkisini ve ihtiyaçlarını sokaklarda ve farklı direniş biçimlerinde gösterse de, öncü örgütlülüğe sahip olmadığı için yeterli inisiyatifi kazanamıyor.

Öte yandan, kaotik sürecin farklı anları, içinde oluşan farklı güç dengeleri üzerinden değişik güçleri öne çıkarıp geri çekebiliyor.

31 Mart sonrasında olup bitenler, iktidarın yeni rejim içindeki kendi Erdoğan odaklı kurumsallaşmasını hala tamamlayamadığını; ama, farklı odaklara dağılmış muhalif siyasal güçlerin de, bırakalım burjuva ya da halkçı bir demokratik atılımı, faşizme evrilen despotik düzen içindeki “liberal” görünümlü bir “restorasyon” hamlesini bile yürütmekte zorlandığını gösteriyor.

Hep birlikte yaşadıklarımız, derin tarihsel köklere dayanan despotizmin toplumsal güçlerin bilinç ve davranışlarında yarattığı hasarı, dibe çeken ve ataletsiz bırakan bir gerçeklik olarak bir kez daha parlatıp sivriltti. O hasar, artık hangi derinliklere demir attıysa, koşulların bütün toplumsal güçlere “haydi, ne duruyorsun, ne yapacaksan yap!” diye neredeyse bağırdığı bir ortamda bile toplumsal bir fren mekanizması olarak sessiz ve sinsice hükmünü yürütüyor.

Halkın arayışı sürse de, hep süreceğinin hiçbir garantisi yok.

Halkın bir siyasal öncüden yoksun olsa bile araya-yoklaya kendi yolunu bulabileceği beklentisi tek yanlı ve içi boş bir iyimserlik; evet, kahramanca bir inatla yoluna devam ederek kendi öncüsünü yaratabilir ama yorulup çözülebilir hatta çürüyebilir de!

Sermayenin Erdoğan’a restorasyon dayatması ve bu sürecin yürütücü güçleri olarak sivrilen İmamoğlu-Babacan-Akşener ekseninin hamleleri Erdoğan’ı zorlayıp güç topladıkça, halkın demokratik özlemlerinin halkçı içeriğini kaybedip sermayenin sahte “demokrasi” söylemlerinin “dolgu malzemesi” olması olasılığı güçleniyor.

HDP’nin varlığı halkın mücadelesi içinde halkçı-demokratik niteliği güçlendirse de, Kürt kimliğine odaklanmış yapısı onun etki alanını sınırlandırıyor.

Ancak, hareket halindeki işçiler, kadınlar, gençler, laik-cumhuriyetçiler ve Aleviler, tam da bu hareketin içine yerleşmiş ve diğer seçeneklere kendisini kapatarak halkçı-demokratik bir seçeneği Kürt halkıyla ortaklaşarak inşa etmeye kilitlenmiş bir devrimci-komünist harekete güç kazandıracaktır.

Öne çıkan sermaye

Sermayenin tarihsel oluşum sürecinde edindiği sinik ve korkak yapısı, onun restorasyon girişimine de sirayet ediyor, kendisini netçe ortaya koymakta ve risk alarak ilerlemekte kararlı olamıyordu. Ancak, 31 Mart seçimleri sürecinde Erdoğan’ın inişe geçtiğinin anlaşılması ve kişisel kapasitesiyle hızla yıldızı parlayan İmamoğlu’nun bir seçenek oluşturabilecek güç kazanmaya başlamasının, sermaye güçlerine ek bir enerji yüklediği anlaşılıyor.

Sermaye, sadece yıldızı sönmekle kalmayıp, ekonomi ve dış politika alanlarında kapasite yetmezliğiyle sisteme zarar veren, yeni rejimi şahsının kalıcı şefliği/reisliği dayatmasıyla riske sokan ve kendisinin mutlak iktidar arzusunu sınırlayan Erdoğan’ı kuşatarak teslim alma/sınırlandırma ya da tümüyle tasfiye etme yönünde davranıyor.

Birbirinden farklı hatta zıt yapılardaki “çıkış” yollarının potansiyel enerjisiyle yüklü mevcut kaotik ortamda, sermayenin “restorasyon” girişiminin konjonktürel bir inisiyatif kazandığı görülüyor. Ancak, inisiyatif kazanılması yetmez, sonuna kadar sürdürülmesi gerekir. Erdoğan’ın gittikçe artacağı belli olan basıncı karşılanırsa ve hileleri açığa çıkarılırsa sermaye güçlerinin inisiyatifi güçlenecektir.

Zıt olasılıklar

Sonuçta ama halen de, aslında birisi itse düşecek olan Erdoğan parlak güç gösterileriyle göz boyamaya devam ediyor ve faşizmi kurumsallaştırmakta zorlanıp beceremese de, onu fiili bir gerçeklik olarak halk güçlerine dayatıyor.

Kritik anlarda “Ordunun kılıcını atmasıyla” düğümlerin çözülüvermesine alışmış toplumsal güçler, o kılıcın sahibinin iktidarın merkezinden eteklerine doğru itildiği ve güçsüzleştiği günümüz koşullarında, neyi nasıl yapacaksa, üst üste yığılmış düğümleri nasıl çözecekse kendisi çözecek, ama ne toplumsal bilinç ne de refleksler henüz sonuç alıcı bir tutum üretebiliyor.

Sermayenin ön alma girişimleri yeterli güce ulaşır ve Erdoğan seçimleri kazanmayı garanti ettiği bir durum yaratamazsa, seçimlerin iptal edilmesi ve İstanbul’un atanan kayyum tarafından yönetilmeye devam etmesi denenebilir.

“Nasıl yani, ya hukuk!” denilecekse, faşizmin iktidar yürüyüşü, olağanüstü haller ya da iktidarlaşmayı  engelleyen durumların hukuk dışına çıkılıp fiili güç dayatılarak aşılması yoluyla gerçekleşir; “hukuk” diye bağırmakla yetinen sağ ve sol liberallerin ya da demokratların çığlıkları ise, tokadı yeme sırası onlara gelinceye kadar sürer, sonra da kesiliverir!

Eğer sermayenin inisiyatifi güç kazanıp da İmamoğlu seçilirse, “Türkiye koalisyonu” yoluyla Erdoğan’ı “sınırlama” denenecek ya da “erken genel seçim” gündeme gelecektir.

Süreç, halk güçlerine muazzam fırsatlar yüklemekle birlikte, öncülüğe aday güçlerin, halkçı-demokratik seçeneği öne çıkarıp parlatma yerine “bulanık” tutumlar ürettikleri, hatta sermayenin seçeneğini güçlendirme yoluna saptıkları görülüyor. Erdoğan odaklı faşist dayatmadan bunalıp yönünü şaşıran bazı güçlerin ise, burjuva-liberal “görünümlü” ama öyle bile olmayan-olamayan bir restorasyon hamlesinin şemsiyesi altına sığınmayı tercih ettikleri görülüyor.

Doğru zeminde konumlanıp, doğru örgüt ve mücadele biçimlerini keşfedenlerin, halkın iktidar seçeneğini inşa ederken kendilerinin de hızla güçlenebileceği özel bir anın içindeyiz.

Toplumsal Özgürlük gazetesi için kaleme alınan bu yazı dijital ortamda ilk olarak Sendika.Org’da yayımlanmıştır.

Leave a comment

Your email address will not be published.


*