5 Soru 5 Cevap
Son yıllarda ülkemizde çocuklar arasında akran şiddeti, zorbalık ve farklı şiddet türlerinde belirgin bir artış görülmektedir. Yükselen faşizm ve onun beslediği çeteleşme, mafyalaşma, şiddet, uyuşturucu ve cezasızlık politikalarından bağımsız düşünülemeyecek olan bu olguyu, tüm çocukların üstün yararını gözeten bütünlüklü bir yaklaşımla değerlendirmek zorundayız.
Her bir olay, kaybettiğimiz her çocuk ve ardından gelen benzer olaylar, “suça sürüklenen çocuklara” yönelik olumsuz algıyı artırdı; hatta onları “şeytanlaştırma”ya kadar vardı. Böylece “suça sürüklenen çocuk” kavramı da hiç sağlıklı olmayan bir biçimde tartışılmaya başlandı.
Bu kavramın kendisi başta olmak üzere, kavramı kullananların neredeyse tamamı hedef gösterildi; tartışmalar ise amacından saptırılarak bilinçli bir kampanyaya dönüştürüldü. “Neden, hangi çocuklar şiddetle ilişkileniyor?” sorusunun arka planındaki sorumluluk zincirine bakmadan her seferinde yeni bir kayıp yaşadık. Sorunun kaynağına inmediğimiz müddetçe yaşamaya da devam edeceğiz…
Tartışmalar ne yazık ki her seferinde çocuklar öldürüldükten ya da bir çocuk suç işledikten sonra gündeme geliyor. Ölüm gibi acı ve geri döndürülemez bir durum tartışmaların merkezinde yer aldığı için de sağlıklı bir tartışma yürütmek çoğu zaman mümkün olmuyor.
1)“Suça sürüklenen çocuk” ne demek?
Bu kavram; çocuk algısını, çocuğa yönelik yaklaşım ve politikaları da içeren; çocukların çeşitli toplumsal ve ekonomik nedenlerin sonucunda kanunlarca suç sayılan bir eylemle ilişkilendiğini ifade eder.
Her kavram ve ifade bir yöne işaret eder. İşaret edilen yönde kimin içeride, kimin dışarıda kaldığı önemlidir.
Bir başka çocuğu öldürmüş bir çocuğu “canavar”, “cani”, “suçlu” ya da “katil” olarak nitelemek; devasa bir toplumsal, siyasal ve ekonomik ilişkiler ağının içinden bir çocuğu seçip tüm suçu ona yüklemek anlamına gelir. Böylece yalnızca o tekil çocuk işaret edilir. Daha da önemlisi, o çocuk çocukluğundan çıkarılır; “doğru” davranıldığı ve “adaletin” sağlandığı düşünülürken asıl sorumlular görünmez kılınır.
Oysa çocuk, her koşulda çocuktur. Çocukluk, on sekiz yaşına kadar süren özgün bir gelişim dönemidir. Dolayısıyla bir çocuğun “suçla ilişkilenmiş” ya da “kanunla ihtilafa düşmüş” olması onu çocuk olmaktan çıkarmaz, çıkarmamalıdır.
Burada işaret edilmesi gereken asıl sorumlu devlettir. Devlet, altına imza attığı sözleşmeler ve yürürlükteki kanunlar gereği her çocuğu ayrım gözetmeksizin korumak, ihmal, istismar ve hak ihlallerini önlemekle yükümlüdür. Buna çocukların suça sürüklenmesinin engellenmesi de dahildir. Tekil örneklere bakıldığında dahi, suç sayılan bir eylemi işlediği iddia edilen çocukların hikâyelerinin arkasında çoğu zaman çok sayıda ihlal olduğu görülür.
Devlet tam da bu noktada, çocuk henüz istismara uğramadan ya da bir suça karışmadan önce devreye girmesi gereken bir güçtür. Çoğu zaman sorumluluk aileye yüklenir. Elbette toplumdaki her birey gibi aile de çocuklardan sorumludur. Ancak devletin yükümlülükleri, ailesinin yanında olanlar da dâhil olmak üzere tüm çocuklar için geçerlidir.
Sonuç olarak “suça sürüklenen çocuk” demek, suçu hafifletmek ya da cezasızlık talep etmek değildir. Aksine sorumluluğun yalnızca çocuğa yüklenemeyeceğini hatırlatır. Sorumluluk varsa, en başta kamusal kurumlarındır; adalet olacaksa her çocuk için olmalıdır.
Öte yandan bu kavramın kendisi de tartışmalı kabul edilmektedir. Bu nedenle literatürde ve çocuk hakları yaklaşımında, bunun yerine ‘kanunla ihtilaflı’ ya da ‘kanunla ihtilafa düşmüş çocuk’ ifadeleri tercih edilmektedir. Bu kullanım, çocuğu yalnızca gerçekleştirdiği bir eylemle baş başa bırakmamak; çocukluğun özgün koşullarını ve çocuğun üstün yararını gözeterek, konuya ilişkin kamusal ve toplumsal yükümlülükleri görünür kılmak açısından önemlidir
Son dönemlerde yürütülen tartışmaların büyük ölçüde SSÇ kavramı üzerinden ilerlemesi nedeniyle bu metinde de yer yer bu ifade kullanılmıştır.
2) Çocuk mu canavar mı?
Çocukluk, insan yaşamının özgün bir gelişim dönemidir ve 18 yaşına kadar her bireyi kapsar. Kanunlar ve ilgili sözleşmelere göre de 0–18 yaş arasındaki herkes, istisnasız çocuktur. Bu dönem her çocuk için farklı biçimlerde yaşanır; her çocuk özeldir ve çocukluğunu kendi özgün koşulları içerisinde deneyimler.
Ancak toplumdaki çocuk algısı çarpık ve tutarsız olduğu için “çocukluk” sürekli tartışmaya açılmaktadır. Çocuklar çoğu zaman “saf, masum, bilgisiz, temiz” gibi sıfatlarla tanımlanır. Oysa bu tanımlar, daha çok yetişkinlerin zihnindeki “ideal çocuk” tasavvuruna işaret eder.
Gerçekte çocukluk çok daha karmaşık bir süreçtir. Çocuklar gelişimlerinin doğal bir parçası olarak deneyimlemek, sınırlarını görmek ve zorlamak, keşfetmek; bedenlerini ve cinselliklerini kendi gelişim özellikleri çerçevesinde tanımak isterler. Sorun, çoğu zaman çocukların bu deneyimlerine yetişkinlerin yaklaşımında ortaya çıkar.
“Çocuk dediğin şiddeti, ölümü ya da öldürmeyi bilmez” gibi idealize edilmiş bir çocukluk tasavvuru yaygın olsa da gerçeklik bundan daha karmaşıktır. Özellikle ergenlik dönemindeki gençlerin özgün çocukluk dönemleri her türlü riski zorlamayı, deneyimlemeyi, uçları keşfetmeyi ve aşma isteğini barındırır. Yetişkinler için bunlar çoğu zaman “kötü”, “yapılmaması gereken” ya da “çocuklukla ilgisi olmayan” davranışlar gibi görülebilir. Oysa çocuklar bu deneyimlerin içinden geçerek gelişirler. Çocukluk, tam da bu nedenle yetişkinlikten farklı olarak son derece zengin bir gelişim dönemidir ve içinde müthiş bir potansiyel barındırır.
Bu potansiyelden kastımız şudur: Eşit imkân ve olanaklar sağlandığında, hakları hayata geçirildiğinde her çocuk çocukluğunu en zengin biçimde yaşayabilir ve sağlıklı, yetişkin bir birey olarak gelişebilir. Çocuklar gelişimsel özellikleri gereği hızlı öğrenir, kavrar ve deneyimlerini pratiğe dökerler. Bu dönem, haklar ve eşit imkânlarla desteklendiğinde her şey değişebilir.
Devlet çocuğun, hangi aileye, eve, halka, inanca ya da etnik kökene doğduğuna bakmaksızın her çocuğa eşit yaklaşmakla yükümlüdür. Çünkü Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin temel ilkelerinden biri ayrım gözetmeme ve eşitliktir. Her çocuk özeldir, her çocuk eşittir.
Ancak özellikle suçla ilişkilenmiş çocuklara yönelik toplumsal yaklaşım ve medyanın bu haberleri ele alış biçimi bu ilkeyi sıklıkla yok saymaktadır. Bu çocukların fotoğrafları, sosyal medya hesapları, videoları ve özel bilgileri çoğu zaman magazinel bir unsur gibi paylaşılmakta ve yaygınlaştırılmaktadır. Oysa bu tür paylaşımlar da başlı başına bir hak ihlalidir ve çocuğun toplumla yeniden ilişki kurmasını zorlaştırmaktan başka bir işe yaramaz.
Bir diğer sorun ise bu çocukların linç nesnesine dönüştürülmesidir. Bu, geri döndürülmesi zor sonuçlar doğurabilecek ciddi bir toplumsal hatadır. Her ne olursa olsun bir çocuk tek başına şeytanlaştırılıyor, linç ediliyor ve tüm hakları yok sayılıyorsa orada bir sorun vardır. “Çocuklar için adalet” talebi dile getirilirken başka bir çocuk hedef gösteriliyor ve sistemin sorunları yerine o çocuk işaret ediliyorsa yine bir sorun vardır.
Faşizm koşullarında adaletsizlikler ve şiddet cenderesinde sıkıştırılan toplumun adalet anlayışı ve mücadelesi elbette haklıdır; adalet herkes için gerekir. Ancak bir çocuğu bu arayışın neredeyse bir intikam nesnesine dönüştürmek ve “o çocuk en ağır cezayı alınca sorun çözülecek” düşüncesini beslemek ciddi bir yanılgıdır.
Bizlere düşen ise her hak ihlali karşısında çocukların çocukluklarını ve haklarını savunarak adalet aramak; hiçbir çocuğu canavarlaştırmadan her çocuğun yanında durmaktır. Çünkü çocuklar bu toplumun parçasıdır. Onların ihtiyacı toplumdan dışlanmak ya da daha ağır hak ihlallerine maruz kalmak değil; destek, rehabilitasyon ve onarıcı adalettir.
3) Çocuklar arasında tercih mi yapacağız? Hangi çocuk daha değerli!
Türkiye’nin de imzacısı olduğu Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre tüm çocuklar eşittir. Ancak içinde yaşadığımız sınıflı toplumda çocuklar eşit koşullarda doğmaz; bir sınıfa, bir kimliğe ve bir inanca doğarlar. Devletin görevi, çocuklar hangi koşullarda doğmuş olursa olsun onlar için eşit koşulları sağlamaktır.
Özellikle son dönemde yoğunlaşan faşist söylemler, ayrımcı dil, şiddetin teşvik edilmesi ve cezasızlık politikalarıyla birlikte çocuklar da doğrudan hedef haline getirilmeye başlanmıştır.
Şunu bilmeliyiz ki hiçbir çocuk diğerinden üstün ya da daha “çocuk” değildir. Bir çocuğun “temiz yüzlü” olduğu için daha masum ya da daha çocuk görülmesi, bir başka çocuğun ise herhangi bir şiddet davranışı nedeniyle çocukluktan çıkarılması kabul edilemez.
Benzer bir durum etnik kökenler için de geçerlidir. Bir çocuğun Kürt ya da Arap olması, onu Türk bir çocuktan ayırmamalıdır. Çocukları içine doğdukları kimlik ya da sınıf nedeniyle potansiyel suçlu, terörist ya da zorba olarak nitelendirmek de aynı derecede yanlıştır.
Bu noktada özellikle sosyal medyada “adalet” arayışı etiketleri altında çocukların karşı karşıya getirildiği, herhangi bir çocuğun hedef gösterildiği ya da aşağılandığı her türlü duruma karşı çıkmalıyız. Bizler için, çalıştırılırken ölen çocukla, ilacı karşılanmadığı için ölen çocuğun; akranı tarafından öldürülen çocukla, göç ederken yaşamını yitiren çocuğun canı arasında hiçbir fark olmamalıdır.
Burada sınıfsal farklılıkların yarattığı koşullar da önemlidir. Daha varlıklı ve eğitimli ailelere doğmuş çocukların hikâyeleri çoğu zaman daha görünür olduğu için bu çocuklara yönelik toplumsal duyarlılık da daha güçlü olabilmektedir. Oysa hayattan kopan her çocuk bir yaşamdır.
Ancak burada ölen ya da öldürülen her çocuk için aynı tepkiyi verebilmemiz gerekir. Fotoğrafı bile olmadığı için kim olduğunu bilmediğimiz çocukların adalet arayışını da aynı kararlılıkla sahiplenmeliyiz. Çünkü devlet yükümlülüklerini eksiksiz yerine getirmiş olsaydı hiçbir çocuk hayattan kopmaz, ihmal ya da istismara uğramaz, suça sürüklenmezdi.
Tüm çocukların hakları hayata geçmeden hiçbir çocuk gerçekten güvende olamaz. Sadece kendi çocuğumuz ya da en yakınımızdaki çocuk için değil, her bir çocuk için aynı hakları talep etmeli ve savunmalıyız.
4) Cezasızlığı mı savunuyoruz? En yüksek cezalar sorunu çözer mi?
Hayır. Ancak “adalet” konusunda kamuoyunda yükseltilen bazı tehlikeli tartışma ve taleplerden ayrılıyoruz.
Bizler yıllardır tüm çocuklar için çocuk hakları mücadelesi veriyoruz. Bu nedenle bir çocuk herhangi bir hak ihlaline maruz kalmadan önce neler yaşadığını, kimlerin hangi yükümlülüklerini yerine getirmediğini biliyor ve tam da bunların değişmesi için çalışıyoruz.
“Suça sürüklenen çocuk” dediğimizde suçu örtmeye ya da cezasızlığı savunmaya çalışmıyoruz. Aksine, asıl sorumlulara işaret ediyoruz. Bir çocuğa “canavar” ya da “çocuk değil, katil” dediğimizde onu tek başına şeytanlaştırmış, etrafındaki sorumluluk zincirini görünmez kılmış oluruz.
Nasıl ki hiçbir çocuk kendi ölümünden sorumlu tutulamaz, bir istismar durumunda çocuğun “rızası” aranamazsa; benzer şekilde bu durumlarda da çocukların çocukluğu sorgulanamaz.
Evet, adalet istiyoruz; hem de her çocuk için. Akranı tarafından öldürülen çocuk için de, çalıştırıldığı yerde patronu tarafından öldürülen çocuk için de; istismara uğrayan çocuk için de, çocuk yaşta evlendirilen çocuk için de, zırhlı araç çarpması sonucu yaşamını yitiren çocuk için de adalet istiyoruz.
Evet, adalet istiyoruz. Ancak bu konuda hassas davranmamız gerektiğini de biliyoruz. Tek tek çocukların seçilip cezaevlerine kapatıldığı bir adalet anlayışını kabul etmiyoruz. Çünkü biliyoruz ki adalet böyle sağlanmaz, sorun da böyle çözülmez.
Ülkemizde çocuk adalet sistemi, çocukları korumaktan ve önleyici tedbirler almaktan giderek uzaklaşmakta; cezalandırmaya ise giderek daha fazla yaklaşmaktadır. En yüksek cezaların sorunu çözeceğine dair bir toplumsal algı oluşturulmakta ve bunun yargıdaki zemini hazırlanmak istenmektedir.
Suçların ağır cezalarla önlenebileceği varsayımı, toplumsal eşitsizlikleri görünmez kılarken suçu bireyselleştirir ve suçu üreten yapısal nedenleri gizler. Oysa asıl görmemiz, işaret etmemiz ve görünür kılmamız gereken şey buradaki sorumluluk zinciridir.
Ülkemizde çok sayıda çocuk çeşitli suçlar nedeniyle cezaevinde bulunuyor. Oysa cezaevi koşulları çocuklar için asla uygun değildir ve başlı başına mücadele edilmesi gereken bir sorundur. Çocukların kapatılmaya değil, içinde değişip dönüşebilecekleri sağlıklı toplumsal ilişkilere ihtiyacı vardır. Cezaevi, çocuk ya da yetişkin fark etmeksizin çoğu zaman daha fazla suçla ilişki kurulmasına yol açar; sorunun kaynağını çözmek yerine bireyleri toplumdan soyutlar. Nitekim birçok çocuk cezaevine girip çıktıktan sonra daha ağır risklerle ve yeni suç ilişkileriyle karşı karşıya kalmaktadır.
Bu meseleye şu şekilde yaklaşmamız gerekir: Çocukları korumak, güçlendirmek ve hak ihlallerini önlemek için politika üretmeyen, bu alanlara yeterli bütçe ayırmayan devlet; bir çocuk kanunla ihtilafa düştüğü anda en ağır ceza söylemine sığınmaktadır. Bu, sorunun kaynağını çözmek yerine sorumluluğu görünmez kılan bir kolaycılıktır.
Örneğin okullara yeterli sayıda rehber öğretmen, psikolog ve sosyal hizmet uzmanı atanmıyor; buna karşılık her olaydan sonra güvenlik önlemlerinin artırılması talep ediliyor. Ya da bir başka çocuğa şiddet uygulamış ya da onu öldürmüş bir çocuğun sosyal medya hesabında silah veya bıçak fotoğrafları paylaştığı görülünce, o çocuğun artık “çocuk olmadığı” ileri sürülüyor.
Oysa asıl görmemiz gereken şudur: Bir çocuk bu paylaşımları yaparken devlet nerededir? Bir çocuk mahallesinde çetelere itilip okuldan koparken devlet nerededir? Çocuklara ücretsiz bir öğün okul yemeği için bütçe bulunamazken neden daha fazla çocuk cezaevi açılmaktadır?
5) Nedir sorumluluk zinciri?
Bir çocuğun suçla ilişkilenmesi çoğu zaman önceden fark edilebilir ve gerekli önlemler alındığında bu durum engellenebilir. Devlet; eğitimden sosyal hizmetlere, sağlıktan kolluk güçlerine kadar tüm ilgili kurumlarıyla çocukları kanunla ihtilaflı duruma sürükleyebilecek riskleri önceden tespit etmek, gerekli tedbirleri almak ve çocukları haklarıyla güçlendirmekle yükümlüdür. Bu sorumluluklar yerine getirildiğinde birçok çocuğun yaşamı ve hakları korunabilir.
Bir çocuğun gittiği okuldan yaşadığı mahallenin muhtarına, apartmanındaki komşularından çevresindeki ailelere kadar herkes o çocuğun haklarından sorumludur. Ancak devleti diğer yurttaşlardan ayıran şey, bu sorumluluğun aynı zamanda bir yükümlülük olmasıdır. Bu yükümlülük, hesap verebilirliği ve buna uygun kurumları gerektirir. İlgili bakanlıkların görevi de tam olarak budur.
Gençlerin çocukluk döneminden itibaren gelişen özelliklerinin eğitim, sağlık ve sosyal hizmet alanları tarafından erken fark edilmesi gerekir. Dürtüsel ve agresif davranışlar, davranış bozuklukları, okul başarısızlığı, devamsızlık, sık sık okuldan kaçma ya da antisosyal arkadaş grupları gibi risk faktörleri araştırılmalı; çocukların sağlıklı bireyler olarak gelişimlerini destekleyecek hizmetler zamanında başlatılmalıdır. Tüm bunları mümkün kılacak bütünlüklü bir çocuk koruma politikası şarttır.
Çocukların dahil olduğu her duruma bu sorumluluk zincirinin içinden bakmak, bizi sorunların gerçek çözümüne yaklaştıracaktır.
Bu çerçevede çocukları her türlü hak ihlalinden korumak ve güçlendirmek mümkündür. Tüm çocuklar haklarıyla yaşayabilsin diye mücadele etmeye devam edeceğiz. Tüm yetişkinleri de bu mücadeleye katılmaya ve güç vermeye çağırıyoruz.
Çünkü biliyoruz: Ya tüm çocuklar, ya hiçbiri.
O halde yaşasın çocuklar, yaşasın çocuk hakları!